nurefşan

nurefşan
@etdoner
Bunu söylemek üzücü ama, bahtsızlığına neden olan toplumu yargıladıktan sonra, toplumu şekillendiren kaderi de yargılayıp mahkûm etti. Böylece, on dokuz yıllık bir işkence ve kölelik dönemi boyunca bu ruh, bir yükseldi bir alçaldı; bu ruha bir yandan aydınlık, diğer yandan karanlık doldu. Görüldüğü gibi, Jean Valjean kötü yaratılışlı biri değildi. Kürek cezasını çekmeye geldiğinde hâlâ iyi yürekliliğini koruyordu. Toplumu mahkûm ettiğinde, kötülüğe, kaderi mahkûm ettiğinde inançsızlığa yöneldiğini hissetti.
Sayfa 106
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Öfke saçma ve çılgınca olabilir, haksız yere sinirlenilebilir; incinme duygusu ise ancak kişinin aslında bir şekilde haklı olduğunu düşündüğünde ortaya çıkabilir.
Sayfa 106
Ölümlüler her an ölüyordu, gemi kazalarıyla ve kılıçla, vahşi hayvanların ve vahşi insanların eliyle, hastalıktan, bakımsızlıktan ve yaşlılıktan. Prometheus'un bana söylediği gibi, kaderleri buydu, hepsinin ortak hikâyesi buydu. Hayatta ne kadar canlı, ne kadar parlak olurlarsa olsunlar, ne harikalar yaratırlarsa yaratsınlar, sonunda toza ve dumana dönüyorlardı.
Sayfa 163
Ama yalnız bir yaşamda, bir başka ruhun sizinkinin yanına damladığı ender anlar vardır, yıldızların senede bir defa yeryüzüne sürünüp geçmesi gibi. Daidalos da benim için öyle bir takımyıldızdı.
Sayfa 156
Ormana ayak bastım ve hayatım başladı. İnce dallara takılmasın diye saçlarımı arkamda örmeyi, kozalaklar yapışmasın diye eteklerimi diz hizasında bağlamayı öğrendim. Filiz veren birbirinden farklı asmaları ve gösterişli gülleri ayırt etmeyi, parlak kızböcekleriyle çöreklenmiş yılanları fark etmeyi öğrendim. Servilerin simsiyah mızraklar gibi gökyzüne uzandığı zirvelere tırmanıyor, sonra tökezleye tökezleye meyve bahçelerine ve mor üzümlerin mercan gibi sık yetiştiği bağlara iniyordum. Tepelerde dolaştım, vızıltılı kekik ve leylak çayırlarında, sarı kumsallarda ayak izlerimi bıraktım. Her koyu her mağarayı araştırdım, mutedil körfezleri, gemilerin güvenle yanaşacağı limanı buldum. Kurtların uluduğunu, çamurlarının içindeki kurbağaların bağrıştığını duydum. Kuyruklarıyla bana meydan okuyan ışıltılı kahverengi akrepleri okşadım. Zehirleri çimdik kadar dert yaratıyordu ancak. Babamın salonlarındaki nektar ve şarapla asla olmadığım kadar sarhoştum. O kadar ağır davranmama şaşmamalı, diye düşündüm. Bunca zamandır yünü olmayan bir dokumacı, denizi olmayan bir gemiymişim. Oysa şimdi yelken açtığım yere bak.
Sayfa 86