İlk film, 1985 yılında Lumière kardeşler tarafından Paris'te, gördüklerine inanmayan bir izleyici kitlesine gösterildi. 1905'te Amerika Birleşik Devletleri'nde bir sinema salonu açıldı. Sinema salonunun giriş ücreti bir nikel (beş cent) olduğundan buraya Nickelodeon deniyordu. Sinema endüstrisi 1907'de Güney California'nın ılık ikliminde doğal ortamını buldu. O günden beri de oradadır.
1900 yılına gelindiğinde Paris dünyanın resim başkenti olarak ün salmıştı. Tüm uluslardan ressamlar, Claude Monet gibi ünlü izlenimcilerin yolundan gitmek için bu kente gelmekteydi. Bohem bir yaşantının hâkim olduğu Montmartre semtine doluşan bu yabancı ressamların, ucuz yemek ve eğlence olanakları sunan pek çok yerde canlı tartışmalara katıldıkları görülebiliyordu.
On dokuzuncu yüzyılın 1900 yılında değil Birinci Dünya Savaşı'nın başladığı 1914'te sona erdiği söylenir. 1924'e kadar olan dönem, fırtınadan önceki sessizliği içeriyordu. 1914'te kopacak olan güçlü fırtına bir nesli tümüyle mahvedecekti. Bu sakin geçen yıllarda da bazı gümbürtüler işitiliyor ve bunlar Avrupa'daki eskiden kalma yönetici sınıfın ortadan kaldırılacağı ve yerleşik düşünce biçemlerinin bütünüyle değişeceği bir dönemin işaretini veriyordu.
İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur. Falan kimse kendini başkalarının efendisi sanır ama, böyle sanması, onlardan daha da köle olmasına engel değildir.
Erasmus'un anlayışına göre, politikacıların, önderlerin, insanları bağnaz tutkulara sürüklemek isteyenlerin karşısında sanatçının, düşünürün görevi, anlayışlı, uzlaştırıcı, ölçülü ve hep ortada kalmasını bilen bir kişi olmaktı. Sanatçının ve düşünürün yeri, cephelerde olamazdı; ona düşen, bütün özgür düşüncelerin ortak düşmanına, bağnazlığın her türlüsüne karşı çıkmaktı. İnsancıl duyguları paylaşmak gibi bir misyonu olan sanatçı, partilerin safında değil, onların üzerinde kalmalı, rastladığı aşırılıklarla, sonuç olarak da hep o aynı anlamsız, mutsuzluktan başkaca bir şey getirmeyen nefretle savaşmalıydı.