Çünkü insan yaşadığı gerçeğin gerçek olduğunu bilse bile, gerçekle hakikatin farkını fıtraten bilirdi. Bu sebeple görmeden inanmam diye diye yaşar, ama görse bile şüphe ederdi. Öte yandan inanacak olan, zaten görmediği için inanırdı. Çünkü göz görmezdi. Bir parça ışığın yokluğuyla görme yetisini kaybedecek olan neyi görsündü?
"Ya hatırlamak istemediğin için hatırlamıyorsan ve hatırlamamak için yani unutmak için çok çaba sarf ettiysen ve hatırlamadığın için aslında feraha ermen gerekirken hatırlamadığın için hatırlamamanın seni feraha erdirecek şey olduğu nu da hatırlamadığından hatırlamak istediysen ve ben sana kendini hatırlatacak yolu gösterdiğimde sen o yoldan gidip de hatırlayınca aslında unutmak istediğin her şeyi sırtına bir yük gibi tekrar alıvermenin pişmanlığını duyuverirsen ama bir kez daha unutma şansın olmadığı için hayatının sonuna kadar bedbaht yaşamak zorunda kalırsan ne olacak?
"Denize in, orada bir sandal var. Denize açıl. Zamanı geçene kadar kürek çek. Zamanı geçince vardığın yerde belki bulursun aradığın şeyi. Belki de bulamazsın."
Ahmakça cevap verdim.
"Belki de bulamayacaksam, ne diye o kadar kürek çekeyim?"
"Belki de sana düşen, bulmak değil, aramaktır..."
"Neyi aramak?"
"Bulamayacağın şeyi."
"Bulamayacaksam niye arayayım?"
"Bulamamayı bulmak için."
"Bulamamayı bulmak için aramama ne gerek var, aramasam zaten bulamamış olurum."
"Bulamayacağın şeyi ararken bulacağın şey belki de aramanın faziletidir öküz, laf dinle azıcık."
Şimdi o, yeni tayyörünün içinde geçirdiği şekil heyecanıyla mest, benden başkalarına ait dikkatler arayan görünüş kazancının onu milyonlarca lüks tavuğunda müşterek bir koketri seviyesine ve terzi makasından çıkma kuklalar serisine düşüren bir kayıp olduğunu bilmiyor.