Zihniniz eviniz gibidir. Gereksiz çöplerden kurtulun !
Evinizi ucuz, plastik, kırık dökük ve hiçbir işe yaramayan yüzlerce ıvır zıvırla doldurursanız, içeride adım atacak yer kalmaz. Eviniz bir çöplüğe döner ve huzurunuz kaçar. Oysa sadece rahat bir yatak, sağlam bir masa ve birkaç iyi kitapla döşenmiş sade bir oda size gerçek bir yuva sıcaklığı sunar. Ya da elinde yüz tane kalitesiz ve ne işe yaradığını bilmediği alet çantasını taşıyan bir usta yerine, sadece bir çekiç ve bir tornavida ile her işi ustalıkla çözen birini hayal edin. Önemli olan aletin çokluğu değil, işlevi ve kalitesidir. Tolstoy bize tam olarak bunu hatırlatıyor. Bugün sosyal medyanın ve internetin etkisiyle her gün binlerce gereksiz bilgiyle zihnimizi dolduruyoruz. Kimin ne giydiğini, magazin dünyasındaki dedikoduları ya da hiçbir işimize yaramayacak tonla veriyi biliyoruz. Ama ruhumuzu nasıl sakinleştireceğimizi, gerçekten nasıl seveceğimizi ve hayatın acılarıyla nasıl baş edeceğimizi bilmiyoruz. Bilgi çokluğu bizi bilge yapmaz, sadece zihnimizi yorar. Önemli olan, yaşantımıza değer katan o sade ve derin gerçekleri bilmektir.
Psikoloji
Hanımlar, eşlerinizi kapıda tebessümle karşılayın; yuvanızda her daim sizin huzur veren kokunuz, sıcaklığınız olsun. Öyle bir huzur inşa edin ki, bir adamın ayakları eve gelirken geri geri gitmesin, aksine adımları koşa koşa o eşiğe çıksın. Eviniz, sığınağınız olsun; yuvanız mutlulukla dolsun.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
​"Evrende sevginizi ve şefkatinizi kendiniz kadar hak eden başka hiç kimse yoktur. Kendinizi bütünüyle sevebildiğinizde, tüm dünya sizin eviniz olur." — Buda
Gargamel, Tom ve diğerleri ile pembe masada bir çay !
Geçen gün pazar sabahları erkenden uyanıp televizyon karşısına geçtiğimiz o günleri düşünüyordum. Önümüze ne koysalar sorgulamadan tüketiyorduk. İyi her zaman iyiydi, kötü her zaman kötü. Ama büyümenin o gri gerçekliği zihnimize yerleşince, insan ister istemez "Bir dakika ya, burada ciddi bir tuhaflık var" demeye başlıyor. Çocukken bizi uyutmak için anlatılan o masallar ve çizgi filmler, meğer insan doğasının en çiğ, en absürt taraflarını barındıryormuş. Gelin, o renkli ekranların arkasını biraz deşelim, hatta o meşhur "kötüleri" toplayıp birlikte bir çay içelim. Şirinler: Bir Kere de Çaya Çağırdınız mı Gargamel'i? Açılışı o meşhur mavi köyün tam ortasından yapalım. Herkesin tek bir sıfatla etiketlendiği (Sakar, Somurtkan, Süslü), bireyselliğin tamamen yok edildiği, Şirin Baba'nın mutlak otoritesi altında işleyen o kusursuz ütopya. Çocukken ekran başına geçer, onların o tekdüze, birbirinin aynı, kolektif mutluluğunu izlerdik.Ama insan sormadan edemiyor: Yahu o kadar ekmek fırınlıyorsunuz, partiler veriyorsunuz; bir kere de çaya çağırdınız mı Gargamel’i? Adamcağızı dağ başında bir kulübede tek başına delirttiniz, belki sizin de bir yemek yeseydi sizi yemeyi düşünmeyecekti ya da size altına çevirmek istemeyecekti .Herkes bu hikayeyi o mavi kalabalığın zaferini görmek için izlediğini sanır. Oysa hayatın ve hikayenin asıl tadını bilen, o tek tipleşmiş şirinliğin arkasındaki büyük resmi okuyan çok az kişi vardır. Gerçek seyirciler, herkes o mavi illüzyona alkış tutarken, sistemin dışına itilmiş, o kendi halindeki Gargamel’in yalnızlığında ya da Azman’ın o sadık, patavatsız gerçekçiliğinde kendini bulur. Çünkü sürüye ait olmak, o mavi kalabalığın içinde kaybolmak kolaydır; asıl asalet, everyone’ın Şirinleri alkışladığı bir dünyada, kendi doğasının peşinden giden o
Duygu ve Düşünce
Her girdiğim işte aynı cümleyi duydum. "Burayı eviniz gibi görün." Fazla üzerine düşündüğüm bir cümle değildi. Fark ettiğim bazı şeyler olmaya başladı. İnsan nereyi ev olarak benimserse içindeki huzursuzluğa rağmen kendini daha fazla zorlayabilir ve orayı güzelleştirebilirdi. Ev dediğimiz şey insanın kendini ait hissettiği yerdir. Mesela taşındığımızda yabancı hissetsek de kısa süre sonra yeni evimizi benimseyerek devam ediyoruz. İçindeki insanlar ailemizden birileri ama evlendiğimizde ilk defa aynı çatı altında olduğumuz başka biriyle paylaşmaya başlıyoruz. En net ifade edecek olay budur. Evlendiğimizde oturduğumuz eve değilde insana alışıyoruz önce. Eşimiz olarak gördüğümüz insana nispeten daha hızlı alışıyoruz. Ve evimiz demeye başlıyoruz. Şunu da unutmamak gerekir ki evimiz dediğimiz yer bir süre boyunca aile evimizi de oraya ait hissetmeye devam ediyoruz. İki evimiz olsuğunu düşünerek yılllarımızı geçiriyoruz. Ve sonra artık yabancılaşıyor. Kişisel sınırlar, saygı ve oraya ait değilmiş hissi devreye giriyor. İnsan benimsediği yeri ev olarak görüyor. İçindeki insanlar değişsede kendini oraya ait hissetmediği sürece ev olarak adlandıramayacaktır. Bir yer zorla ev olarak kabul edilemez. Bunun başlıca sebebi de ev sığınma yeridir. Sığındığımız yerde güvende hissetmeliyiz. Bunu sadece tehlikeli durumlar için demiyorum. Tehlike dediğim şey üzüntü olabilir, huzursuzluk olabilir, tartışmalar olabilir... kısaca tüm olumsuz şeyler hissettiren duygular olabilir. Bu duyguları değiştirilmediği sürece kalınan yer eve dönüşmeyecektir. Ev olarak nitelendirilebilmesi için güvenli hissetmek mecburidir. Bahsetmiş olduğum gibi bu duygular her an etrafımızda dönüyor bazıları için ise bir yeri benimsemek bir hayli zorlaşıyor. Tanımadığımız bir yer bize yabancı gelse de bahsetmiş
Bayramınız mübarek olsun; cebiniz harçlıkla, çantanız şekerle, eviniz misafirle dolsun ❣️🍬💸