Bir düşünce vardır; insan onu bulduğunu sanır, oysa düşünce çoktan insanı bulmuştur.
Gece, pencerenin camına yaslanmış yağmur damlaları gibi biriktirir bizi. Her damla başka bir hayatın ihtimali, başka bir benliğin gölgesidir. Belki de yaşadığımız ömür, olmak istediğimiz insanların mezarlığıdır. İçimizde konuşmayan binlerce ses, atılmamış adımların sessiz yankısı olarak dolaşır.
Zaman dediğimiz şey, saatin akrebiyle yelkovanı arasında sıkışmış bir mekanizma değildir. Zaman, bir annenin yaşlanan elleridir; çocukluğumuzun artık dönmeyen sokağıdır; sevdiğimiz birinin yüzünde fark etmeden beliren çizgidir. İnsan zamanı yaşamaz, insan zaman tarafından yavaşça okunur.
Ne tuhaftır ki evrenin en büyük yalnızlığı, boşlukta dönen yıldızlarda değil, kalabalıklar içinde kendi ruhuna yabancılaşmış bir insandadır. Çünkü yıldızlar yerlerini bilir, nehirler yönlerini bilir, rüzgâr nereye ait olduğunu bilir. Sadece insan, kendi içinde kaybolabilen tek varlıktır.
Belki de hayatın sırrı cevaplarda değil, sorularda saklıdır. Çünkü cevaplar bir kapıyı kapatır; sorular ise sonsuz koridorlar açar. Ve insan, hakikate ulaştığı için değil, onu aramayı bırakmadığı için değerlidir.
Bir gün hepimiz unutulacağız. İsimlerimiz taşlardan silinecek, sesimiz rüzgâra karışacak. Ama belki de mesele kalmak değildir. Belki mesele, bu kısa yolculukta bir kalbe ışık olmak, bir karanlığa küçük bir pencere açabilmektir. Çünkü evren, yıldızların büyüklüğüyle değil; karanlığa rağmen yanmaya devam eden küçük ışıklarla güzeldir.