Kitabı karşıma koydum, Oğuzcuğum bana bakıyor ben de ona. Bakışlarında bir anlam arıyorum, kitabı okudum okumasına ancak hissettiklerinin birazını hissedebildim mi? Düşünüyorum, yaşasaydı eğer kıymetini bilir miydik acaba, pek sanmıyorum.
Yüreği, insanlık tarihinin her döneminde hissedilmiş o derin arzuyla dolup taşmış, o da bizler gibi sadece anlaşılmak istemiş ama nafile. İnsan böyle zamanda karamsarlığa, umutsuzluğa düşmesin de ne yapsın?
Kimseyle konuşmak istemeyen yazarımız çözümü içine kapanmakta ve günlük tutmakta bulmuş, bizler de bu sebeple onun günlüklerinin bazı kısımlarını okuma şansını bulduk.
"Selim gibi, günlük tutmaya başlayalım bakalım. Sonumuz hayırlı değil herhalde onun gibi." diyerek daha ilk sayfanın ilk satırlarında etkilemeye başlıyor okuyucularını.
Bir günlükte okuyucu doğal olarak yazarın özel hayatı ve yaşamı konusunda daha fazla bilgi edinmeyi bekliyor, bu şekilde beklentisini yüksek tutanların hayal kırıklığını anlayabiliyorum. Çünkü kitapta, Oğuz Atay'ın yazdığı kitapların ve tiyatro oyunu olan "Oyunlarla Yaşayanlar"ın oluşumu sırasında aldığı notlar çoğunlukla yer tutmakta.
Yine de, biraz uzun süreli ayrı kaldığımız için mi bilmiyorum, ben Oğuz Atay'ı okumayı özlemişim ve benim için hayal kırıklığı olmadı. Hatta eserlerini şöyle bir gözümde tekrar canlandırmama vesile oldu.
Sistem demeye bin şahit isteyen bu bozuk düzende acaba ben mi yanlış yapıyorum diye sorgulayan bir tek bizler değiliz sevgili okurlar. "Belki de anlaşılacak, önemsenecek bir şey yazmadım, yapmadım. Sadece yazı hayatı denilen çamura bulaştım, yeni öfkeler edindim o kadar." sözleriyle iç hesaplaşmalara konuk oluyoruz.
Tüm kitaplarında olduğu gibi, günlüklerinde de eleştirileri bizleri düşüncelere sürüklüyor. Bunun en büyük sebeplerinden birisi de o eleştirilerin