Yorulunca öylece oturdu, sessizce. Ne kadar oturdu bilmiyor. Odanın kapısını bir tıklatan oldu. Kahvaltı getirmişti hasta bakıcı. Yatağına geçti. Bir iki lokma yedi. Sonra yatağına sokuldu. “Uykum gelse de uyusam,” diye bekledi. Uyuyamadı. Kafasında parça parça görüntüler vardı. Her parçanın sonunda Aziz Efendi duygulanıyordu. Duygulandıkça yorgana daha sıkı sarılarak dört büklüm oldu. Sanki dükkanı yeni yıkılmıştı. Sanki Gülbeyaz denen katırın çiftesini az evvel yemişti. Kızları üzerine çıkmış tepiniyordu. Annesini hiç bilmeyen, ırgat babası tarlada son nefesini veren, beş kardeş yıllarca yarı aç yarı tok sürünen Aziz Efendi’nin, kara bulut olup tepesinden ayrılmayan geçmişi, yağmur yağmur üzerine yağdı. Yatağın içinde büzüldükçe büzüldü. Kendi içine kıvrıldı. Ağlaya ağlaya uyudu…
Yolculuk sırasındaki tanışmalar özen gerektirir, sizden her yerde bir keresinde tesadüfen gösterdiğiniz dostluğu sergilemenizi beklerler; sanki herhangi bir kişiyle bir saat geçiren bir kişinin onun hakkında bir artniyeti olmazmış gibi!