Aşk bitince gerçekten çok şey öğrenilir, ama öğrenilenlerin bir önemi kalmaz. Hatta tıpatıp aynı şeydir. Çünkü aşkımız bittikten sonra gördüğümüz kadın bize her şeyi söylüyorsa, artık o başka bir kadın veya biz başka bir erkek olduğumuz içindir; aşık olan kişi artık yoktur. O durumda da ölüm kendini göstermiş, her şeyi kolaylaştırmış, anlamsızlaştırmıştır.
Unutuşun -okyanus üzerinde işaret noktalarını yok eden, kalın bir sis tabakası gibi- hafızama parçalı, düzensiz bir biçimde müdahale etmesi, zaman içinde mesafe duygumu bozup parçalıyor, mesafelerin kimini kısaltıp kimini uzatıyor, olaylara gerçekte olduğumdan kâh çok daha uzakta, kâh çok daha yakındaymışım zannını uyandırıyordu.
Albertine'e aşık değildim artık. Olsa olsa, bazı günler, havanın duyarlılığını değiştirerek, uyandırarak beni gerçeklikle tekrar ilişkiye geçirdiği günler onu düşünüp acı bir kedere gömülüyordum. Artık var olmayan bir aşkın acısını çekiyordum. Bir bacağı kesilmiş olan kişiler de kimi hava değişikliklerinde kesilmiş olan bacaklarında bir ağrı hissederler. Istırabımın ve beraberinde sürüklediği her şeyin ortadan kaybolması, çoğu kez hayatımızda önemli bir yer tutan bir hastalığın geçmesi gibi, bir eksiklik duygusu yaratıyordu. Muhtemelen aşkın ebedi olmasının sebebi, hatıraların doğruluğunu daima korumaması ve hayatın hücrelerin sürekli yenilenişinden oluşmasıdır. Ama hatıralarla ilgili bu yenilenme, değişmesi gereken şeyi durduran ve geçici olarak sabitleyen dikkat tarafından geciktirilir. Keder de kadınlara duyulan arzu gibi düşündükçe arttığına göre, yapılacak çok işi olmak hem iffetli kalmayı, hem unutmayı kolaylaştırır muhtemelen.