Karabaş ölmedi. Onu Yörüklerin ilaçları değil küçük kızın sevgisi kurtardı. Bunu iyi biliyordu o. Bunu herkes biliyordu zaten. Daha doğrusu, herkes bunun böyle olmasını istiyordu.
Beride, gökyüzü her ne kadar mavileşse, kayalar sarı sarı ışıldasa da, yayla zamanı geçmişti artık. Ama küçük kız diretti, bu yüzden de beyaz çadırlar on gün daha, Karabaş onu peşinden kuyruğunu yelpazelendire yelpazelendire koşana kadar kaldı.
Kaldı da daha mı iyi oldu sanki...
Göç pırıl pırıl bir eylül sabahı yola koyuldu. Yörüklerin çoğu ve Karabaş da beraber. Karabaş küçük kızın Ramazan'dan ayrı ve uzak yürümesini ister gibiydi. Ramazan yanlarına yaklaştıkça sinirleniyordu.
Yörükler, patika Kalederesi'ni kıvrılıp ikinci burundan düzlüğe kavuşunca uğurlar dileyip geri döndüler. Ramazan ne yapacağını bir türlü kestiremiyordu: Karabaş onun ne öfkeli, ne de okşayıcı çağırmalarına kulak asmış, sadece bir iki sâniye durup kuyruk sallamakla yetinmişti. Sonra gene küçük kızın ardından koşuyordu. Ramazan yavruları alarak geriye dönmeyi de denedi, ama bu şantaj da işe yaramadı, Karabaş karnından ince ince sesler çıkardıktan sonra göçün yanındaki tin tin ürüyüşüne devam etti.
Şimdi düzlüğe çıkmışlardı, yol başlıyordu. Karabaş burada, göçü bekleyen otomobille kamyoneti görünce durakladı, küçük kızın çağırışlarına bile ilkin aldırmadı. Ama küçüğün sesi bir başka çeşit çıkıyordu, bunu fark edince dayanamadı, koştu. Küçük kız onun boynuna sarıldı. Ağlıyor ve babasına yalvarıyordu:
- "Ne olur, götürelim babacığım."
Baba yavrulardan bahsediyor, şehirde bakamıyacaklarını söylüyordu. Küçük kız da ağlıyor, Karabaş'ı daha kuvvetle kucaklıyordu. Onu okşaya okşaya, ama çeke çeke arabaya aldılar. Motorlar çalışınca Karabaş dehşetle sıçradı ve on metre öteye kaçtı. Ama yandan yandan koşmaktan da