Bir yandan yaşananları anımsıyor, bir yandan yaşanabilecekleri yaratyordu kafasında: En iyi sözleri kendisinin söylediği bir dram canlandırıyordu gözünde, duygusal baskı ve yoğunlukları nedeniyle suçlamaları çok daha ağır ve yanıt verilemeyecek türden, akıldan silinmeyecek üzücü sözlerdi bunlar.
Nasıl da zenginlik içinde yüzüyorlardı, sözü geçer insanlardı, neredeyse on yedi yıldır küçümsedikleri bir hükümetin yönetiminde nasıl da köşeyi dönmüşlerdi. Kuşağımı anlatıyorum. Ne enerji, ne şans. Savaş sonrası dönemde devletin sütüyle beslenip büyümüş, sonra ana babalarının girișimci, masum zenginliğinden güç alarak yeni üniversiteler, parlak kapaklı kitaplar, rock'n roll'un Ogüst Devri ve gerçekleştirilebilir ideallerle yetişkinliğe ermişlerdi. Tırmandıkları merdiven arkalarından çöktüğünde, devlet onlara uzattığı memeyi çekip dırdırcı bir kocakarıya dönüştüğünde çoktan güvencedeydiler, bir araya gelerek bir şeyler oluşturmaya başladılar - zevkler görüşler, servet.
Ölüm, hareketin sona ermesi, ölenin, yașamaya devam edenlenlerin hayatından çıkması demekti, bunu biliyordu. John Thornton'un öldüğünü de biliyordu. Bu durum onda bir boşluk açlığa benzeyen ve içini kavuran ama bir şeyler yemekle dolmayan bir boşluk yaratmıştı.
Yaban hayata dair bir sabır vardır, hayatın kendisine benzer bir inattır, yorulmak bilmezliktir, ısrarcılıktır; sonu gelmez saatler boyunca örümceği ağının bașında bekleten, yılanı halka halinde çöreklenip oturtan, panteri pusuda hareketsiz tutan şey odur; avcı henüz hayatta olan besinini avlarken bu sebat hayatın ta kendisidir.