Ezgi

Biraz daha eğilmesi ve atlaması yeterdi, su yutar, yok ederdi onu ve özgürlüğü kocaman bir su olurdu. Huzur. Neden olmasın? Bu karanlık, bu bulanık intihar bir mutlak olurdu, gerçek mutlak. Bütün bu yasalar ve hukuklar düzeni, bir tercih ve bir ahlak! Bir saniye boyunca köprüyü ve Seine Nehri'ni aydınlatacak tek ve benzeri olmayan bir eylem. Biraz daha eğilmek yeterdi ve ölüm, sonsuzluğa dek seçilmiş olurdu. Eğildi, ama parmakları taşı koyuvermedi, bu parmaklar bütün bedeninin ağırlığını taşıyordu. Neden olmasın? Kendini suyun akıntısına kapıp koyuvermek için belirli bir neden yoktu, ama kapıp koyuvermemek için de bir neden yoktu. Ve eylem orada, siyah suyun yüzeyindeydi, önünde, geleceğini çiziyordu.
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Dünyanın dışında, geçmişin dışında, benim dışımda; özgürlük bir sürgündür ve ben özgür olmaya mahkumum.
Hırsla, "Bütün bunları bilenler vardır," diye düşündü. "Bense hiçbir şey bilmiyorum, beni kaz gibi büyüttüler, hiçbir şey söylemeden, anlatmadan; Latince öğrettiler ve başka hiçbir şey söylemediler. Sonra da, işte: Al sana!" İçini dolduran dehşet hissiyle, "Ama yaşamaya hakkım var benim," diye söylendi. "Beni yaşayayım diye dünyaya getirdiler, ben de yaşamak istiyorum. Hakkım var buna." Birden kendini bu soğuk, korkunç dünyada öylesine yüzüstü bırakılmış, terk edilmiş hissetti ki başını yastıklara gömdü, ağlamaya başladı, peş peşe üç-beş hıçkırık bütün bedenini sarstı. "Haksızlık bu!" diye mırıldandı. Bu işin yoluna girmesi en az beş yıl, sekiz yıl sürerdi, kadınlar hep hastabakıcı elbisesi giyerdi o zaman. "Savaş bittiği zaman ben ihtiyarlamış olacağım." Ama gözyaşları akmıyordu, kalbinin ortasında kocaman bir buz parçası vardı. Birden doğruldu kalktı: "Kim, kim savaşı istiyor? Savaş isteyen kim?" İnsanları yalnız, teker teker alırsanız, insanlar dövüşçü değillerdi aslında, yalnızca yemek yemeyi düşünüyorlardı, para kazanmayı, çocuk yapmayı düşünüyorlardı insanlar. Hatta Almanlar bile. Ama gene de savaş olacaktı, Hitler genel seferberlik ilan ediyordu.
Ellerini açarak masaya koymuştu, ağır hareketlerle, usul usul örtüyü okşuyordu; erkeklik onurunu bulmaya çalışıyordu yeniden. Ne önemi vardı, beş dakikaya kalmaz, eski kendine güvenen Marc olurdu.
Irène aynadaki hayaline bakıyordu; iri güzel gözlü, ufacık, hizmetçi kılıklı bir genç kadın: "Tanrım! Şu surat için ne olmadık hikâyeler..." diye düşündü. Bütün bunlardan kendi için, Marc için utanç duyuyordu, her şey öylesine yavan, öylesine iç sıkıcıydı ki; şimdi neden istemediğini kendi de bilemiyordu; boşuna sorun çıkarıyorum; ona, "İstiyor musunuz? Peki, gidelim öyleyse. Gidelim: Bir otel odasında bir yarım saat, bir geçit yalnızca; adam sen de! Bir yatakta çabucak olup bitecek bir kepazelik; sonra, sonra gene gelir otururuz şuraya, yakamı bırakırsınız siz de artık," demek daha kolay değil miydi sanki? Ama şu zavallı, yoksul bedenine hâlâ gerektiğinden fazla önem veriyordu anlaşılan: Razı olmayacağını, olamayacağını hissediyordu.