Bir kişinin yaşamının ahlâkî amacı kendi mutluluğunu elde etmektir. Bu, o kişinin tüm insanlara kayıtsız kalacağı, insan yaşamının onun için değersiz olduğu ve insanın bir acil durumda diğerlerine yardım etmek için hiçbir sebebe sahip olmadığı anlamına gelmez. Fakat bu, kişinin kendi hayatını başka kişilerin refahından sonraya koymayacağı, kendisini başkalarının ihtiyaçları için feda etmeyeceği, diğer insanların sıkıntılarının onun asıl ilgisi olmadığı, onun yaptığı herhangi bir yardımın bir kural değil bir istisna, bir görev değil cömertlik eseri olduğu, bu yardımın sınırlı ve istisnai olduğu (çünkü felaketler insan varoluşu bakımından sınırlı ve istisnaidirler) ve felaketlerin değil değerlerin insan hayatının amacı, birincil ilgisi ve itici gücü olduğu anlamına gelir.
Karşınıza bir şey çıkıyor ve sizi teslim alıyor, siz de kendinizi bırakıyorsunuz, artık hesap kitap yapmıyorsunuz, hiçbir şeyden çekinmiyorsunuz ve artık yarım kalan bir şeyle yetinmiyorsunuz, hiç düşünmeden, hiç kuşkuya kapılmadan, hatta ayrımına varmadan alıyor ve veriyorsunuz; tehlikeye gülerek, kendinizi unutarak bakıyorsunuz; takatten kesilen bir akıl ve yoğunlaşan bir ruhla ilerliyorsunuz...Varabileceğiniz en, en yüksek şey bu değil mi?
"Söylesene, sizlerden biri bunu ister miydi acaba, bütün gençliğini özgür ve bağımsız olmaya adamış genç bir insan, tam amacına varmak üzereyken, eşikte dururken, hayata sadece bu yüzden değer verirken; meslek aşkına, sorumluluk aşkına, bağımsızlık aşkına yaşarken! Hayır! Bunu kesinlikle bir yaşam amacı olarak hayal edemiyorum; bir yuva, aile, ev. kadınlığı, çocuklar, bu bana çok yabancı, çok, çok! Belki sadece şu anda böyle, belki sadece yaşamın bu kesitinde. Nereden bileyim? Belki ben böyle bir şey için hiç uygun değilim. Aşk ve evlilik aynı şey değil zaten."