Paris'i seven, sokaklarında dolaşan yumuşak, ürkek bir adam vardı. Bu adam ölmüştü. Waldeck-Rousseau kadar, Thureau-Dangin kadar ölmüştü; yeryüzünün geçmişine gömülüp kalmıştı, yaşamı Üçüncü Cumhuriyet'in arşivlerine geçirilmişti; günlük masrafları 1918 öncesi dönemin geçim ortalaması hesapları için kaynak olacaktı, iki savaş arası burjuva sınıfların yaşamı incelenirken mektuplarından faydalanılacaktı, kaygıları, kararsızlıkları, utançları ve pişmanlıkları tartışılarak, İkinci İmparatorluk Fransa'sının ahlakı, örfü, gelenekleri konusunda hüküm verilecekti. Bu adam kendi ölçülerine göre bir gelecek yontmuştu kendine, yollarını tıkamış, kirletmiş, işaretler, randevular, olmayacak hayaller, tasarılarla tıklım tıklım doldurmuştu. Tarihe ait, ölüme mahkûm bir küçük gelecek: Savaş olanca ağırlığı ile gelmişti günün birinde, üzerine düşmüş ve küçük geleceği ezmişti.
Onu savaş için yetiştirmişlerdi, bu onların hakkıydı, ama şimdi tutmuş diploma alsın diye zorluyorlardı, sanki önünde barış içinde geçecek upuzun bir ömrü varmış gibi.
“En kötüsü," diye düşündü, "en kötüsü ben Fransa'da doğmadım, sonradan Fransız oldum, bu kötü işte." Ama sonunda, bu da o kadar önemli değildi aslında, anası babası Rusya'da kalmış ya da Berlin'e, Bükreş'e kaçmış, sığınmış da olsaydılar, bir şey değişmeyecekti: Bu bir ırk meselesi değil, bir yaş meselesiydi aslında: Bu genç Almanlar, genç Macarlar, genç İngilizler, genç Yunanlılar hepsi aynı savaş ve aynı alın yazısı için dünyaya gelmişlerdi. Rusya'da, önce devrim kuşağı vardı, sonra beş yıllık plan kuşağı, şimdi de dünyayla kavga kuşağı, dünyayla kavga gençliği: herkese kendi payı. İnsan, işçi ya da burjuva doğduğu gibi, savaş için ya da barış için doğardı.
Chomis, "Önemli olan," dedi, "insanın, ben gerçek-ten yaşadım, diyebilmesi. Ben otuz altı yaşındayım, yaşamımda çok da eğlenceli günler olmadı doğrusu. İyi gü- nüm oldu, kötü günüm oldu. Ama yaşadım. Beni kıyma gibi parça parça doğrayabilirler, ama benim yaşamış olmama engel olamazlar."
Ne görüyor Gomez? Duvarlar, bir masanın üzerindeki telefon, emir subayının yüzü. Savaşıyor, ama savaşı görmüyor. Eh, öyleyse, yapmasına, biz de yapıyoruz, hepimiz: Elimi kaldırıyorum, şu siga- radan bir nefes çekiyorum ve savaşıyorum işte; Sarah erkeklerin çılgınlığına lanet ediyor, Pablo'yu kollarının arasında sımsıkı tutuyor; savaşıyor Sarah. Odette jambonlu sandviçi kâğıda sardığı zaman savaşıyor. Savaş her şeyi alıyor, her şeyi gasp ediyor, topluyor, hiçbir şeyi koyvermiyor, ne düşünceyi, ne bir basit hareketi, ama kimse onu göremiyor, hatta Hitler bile. Kimse, hiç kimse.