Nasıl göründüğümü hiç düşünmemek, kendimi seyretmemek, hele sakın durup kendime bakmamak; kendime bakarsam iki oluveririm hemen. Olmak! Karanlıkta, körlemesine.
Tanrım! Birbirinin peşi sıra, bıkmadan, usanmadan, acımadan bu küçücük varlığa yüklenecek yıllar, ne kadar boş, ne kadar anlamsız; her şey orada, o etin içinde yazılı değil mi? Çok, çok önceden yazılmış, kararlaşmış…
Savaş uzun,çok uzun bir yoldu, çok da düşünmemek gerekti savaşı, yoksa insan, hiçbir şeyin, hatta sonun, hatta elde silah, dönüşün bile anlamı olmadığını görüverirdi.
Sana ne söyleyeyim, bilmem ki? dedi. ‘Eskiden biri savaşa giderken ona; ‘Çocukların için dövüşeceksin’ denirdi; ‘bağımsızlığını ya da toprağını savunacaksın’ denirdi; hatta, ‘Fransa’yı kurtaracaksın,’ denirdi, ne bileyim, işte böyle, kendini göz göre göre ölüme atmasını haklı gösterecek birtakım bahaneler bulunurdu. Ama bugün…’
Omuz silkti. Mathieu başını önüne eğmişti, ayakkabısının topuğuyla toprağı kazıyordu. Jacques içe işleyen bir sesle, ‘Yanıt vermiyorsun,’ dedi, ‘gereğinden fazlasını söylemek korkusuyla, konuşmamayı tercih ediyorsun. Ama ne yapsan… Ben senin ne düşündüğünü biliyorum.’