Daha fazla diretmedim. Daha fazla bakmadım ve gözlerimi hayata kapadım. Yattığım yerde, yaşadığıma kanıt olmasın diye nefesimi bile tuttum. Ama işe yaramadı. Yaşadıkça alışıyordum hayata. Daha fazla hayatta kalırsam ölmekten bile korkabilirdim. Kule yeterince intihar kokuyordu. Bir sonraki nöbette kendimi öldürmeye karar verdim.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Gurur bazen tek noktadan kırılıyordu. Bir kemik gibi. Birbirinden ayrılan iki uç da sızlıyordu. Çevresindeki et şişiyor, içinde öfke ve üzüntü iltihapları birikiyordu. Bazen de gurur paramparça oluyordu. İşte o zaman zor kaynıyordu. Gurur parçalarını bir araya getirmek için platinler, çivilerle tutturmak gerekiyordu. Bu çivilerin en sağlamı da intikam oluyordu. "Hele bir bitsin şu askerlik, bak o zaman..." diye başlayan cümleler...
Gecenin dördünden beri oradaydı ve canı yanıyordu. Elleri, ayakları, dirsekleri, karnı değil, canı yanıyordu. Bütün canı. Hayatta olduğunu kanıtlayan her şeyi acıyordu. Omzuna dokunduğumda, hissetmediğini anladım. Ancak sarsınca, hemen yanında durduğumu fark edebildi. İkimiz de çift kar maskesi takıyorduk. Bu yüzden bir deniz gözlüğüyle bakıyorduk dünyaya. Sağımız ve solumuzda olup biteni önemsemiyorduk. Sessizce yaklaşıp boğazımızı kesecek orospu çocuklarını da önemsemiyorduk. Bütün kör noktalardan yaklaşıp başımızı bedenimizden ayırabilirlerdi. Yeter ki karşımıza çıkmasınlar! O zaman savaşmak zorunda kalırdık, ancak üst üste üç eldiven taktığımız için tetiği kavramamız mümkün olmazdı. Bizim tercihimiz, donmamaktı, öldürülmemek değil. Pek zeki değildik. Zekâmız da donmuştu.