Kitap kağıt üstünde Türkiye’nin yakın tarihine, cezaevi süreçlerine ve sürgün yıllarına dair sarsıcı bir tanıklık sunmayı vadetse de, ne yazık ki son dönem Türk edebiyatının en aceleye getirilmiş, üstünkörü işlerinden biri olmaktan öteye gidemiyor. Kitap, iyi kurgulanmış edebi bir eserden ziyade, yazarın kafasındaki politik mesajları ve sloganları aktarmak için karakterleri araç olarak kullandığı yapay bir metne dönüşüyor.
Romandaki en büyük fiyasko, hikayenin ve duyguların tamamen kopuk olması. Merkezde yer alması gereken Selim ve Leyla’nın aşkı o kadar ruhsuz ve mekanik işlenmiş ki, okur olarak ne yaşanan acılara ortak olabiliyorsunuz ne de o büyük bekleyişin dramını hissedebiliyorsunuz. Livaneli, araya sıkıştırdığı dünyaca ünlü yazarlardan alıntılarla romana dışarıdan zorlama bir derinlik katmaya çalışsa da, bu parçalı ve aceleci yapı okuyucuyu sürekli hikayenin dışına fırlatıyor.
Kitabın Stockholm’de biten finali ise tam bir hayal kırıklığı. Sürgün hayatının ve vatan hasretinin getirdiği o derin psikolojik yıkım, edebiyatın vurucu gücüyle anlatılmak yerine, ülkeyi kötüleme tonunda sığ bir "bizi bu hale getirenler utansın" mesajına indirgeniyor.
Özetle; yaşayan insan hikayelerinden yoksun, göze parmak sokan politik mesaj kaygısıyla yazılmış bu roman, ne yazık ki tam anlamıyla bir kağıt israfı.