İskender Pala’nın kalemine, divan edebiyatı birikimine ve tarihi kurgularına oldukça aşina bir okuyucuyum; öyle ki bu kitap onun okuduğum 18. eseri oldu. Ancak açıkça söylemeliyim ki bu zamana kadar beni okurken en çok zorlayan, en çok yoran kitabı kesinlikle Efsane oldu. Barbaros Hayreddin Paşa gibi muazzam bir tarihi figürü ve o dönemin Akdeniz dünyasını okuma heyecanıyla başladığım roman, maalesef edebi bir mesaiye ve sabır testine dönüştü.
Kitabın en büyük handikaplarından biri, okuma ritmini tamamen baltalayan sözlük düzeni. Denizcilik gibi tamamen yabancı ve ağır bir jargona sahip bir alanda, terimlerin sayfa altında verilmek yerine kitabın en arkasına saklanması çok büyük bir hata. Sürekli arkaya bakmaya çalışmak hikayeden koparıyor, bakmasanız metin eksik kalıyor; bu durum okuyucu için tam bir işkence. Üstelik yazar, dönemi yansıtma çabasıyla metni hikayeden rol çalan teknik bir denizcilik kılavuzu haline getirmiş. Yelken türleri, rüzgarlar ve gemi parçaları arasında olay örgüsü tamamen gölgede kalıyor.
Bunun da ötesinde, romanda olaylar değil, durumlar üzerine söz uzatıldıkça uzatılmış. Yazarın o divan edebiyatından gelen betimleme ve içsel durumları sayfalarca sürdürme alışkanlığı metni fazlasıyla hantallaştırmış. Karakterler birbirleriyle konuşmuyor, adeta karşılıklı edebi manifestolar ve ağdalı beyitler fırlatıyorlar. Bir karakterin sitemindeki o can alıcı ihanet veya acı duygusunu hissetmek yerine, günlük konuşma dilinden tamamen uzak, yapay cümleleri çözmeye çalışırken yoruluyorsunuz. İnsan okurken ister istemez "Ne diyorsun sen?" diye isyan etmekten kendini alamıyor. İskender Pala’nın o alışık olduğum, hikayeyi ön plana alan ve dili yormadan akıtan tarzından sonra bu kitap, bunca kelime kalabalığının arasında boğulmuş ve çok daha kısa, net olabilecekken