20.yüzyılın başlarında Türk halkı karanlık bir zihindeydi ve beklenilenin aksine gün geçtikçe köreliyordu. Cahilliği yok etmekse kitap okumaktan geçiyor yahut günümüzleyinde dile getirilen:"Boş iş, kitap okuyupta napçan, hiç mi işin gücün yok? ) gibi tepkiler alabiliyordu. Halk, kütüphanelere gelmezse bir kahraman çıkar ve eşeğin üstüne iki sandık çakıp kitapları onlara götürür. Yeter ki halk okusun, bilinçlensin, diğerlerinede özellikle çocuklara okumayı teşvik etsin. Eşekli kütüphanecinin yeni kitaplara gereksinim duyduğu için "Köylere kitap götürmek, çöle su getirmek gibidir. " diye akılda kalıcı bir sloganı vardır. Kitaplara dem vurmak dışında kitap Larisa ve Ürgüp'ün kardeşliğini esas alır.Zamanın eski bucağından acıları kovmak için kardeşlerin barış içinde olması gerekir. İki ilçenin tüm düşleri taşıyarak, ellerini uzatmasıyla gerçeğe dönüşür.
Bir tas sıcak süttür barış ve uyanan bir çocuğun
gözlerinin önüne tutulan kitaptır. Başaklar uzanıp, ışık! Işık! - diye fısıldarlarken birbirlerine!
Işık taşarken ufkun yalağından.
Barış budur işte.
Kitaplık yapıldığı zaman hapishaneler Geceleyin kapı kapı dolaştığı zaman bir türkü
ve dolunay, taptaze yüzünü gösterdiği zaman bir bulutun arkasından
cumartesi akşamı berberden pırıl pırıl çıkan bir işçi;
barış budur işte.
(Yannis Ritsos - Barış)