Kuşkusuz serinin en güzel kitabı Bronz Atlı’ydı. Diğer kitaplar olmasa da olurmuş fakat ben durumdan pek şikayetçi değilim. Diğer kitapları da severek okudum. Bu kitap biraz daha evlilik hayatının gerçeklerine yönelik olmuş. Dramdan, hayatta kalma mücadelesinden çok evli bir çiftin sıradan sorunlarına odaklanmış. (Tabii ki ikinci dünya savaşı Rusya’sından kaçmış bir çift geçmişini unutmaya çalışarak bugünü ne kadar yaşayabilirse o kadar sıradan bir hayat bu. Altta yatan dram, karakterler biraz normalliği hak etti diye düşündürdüğü için bu günlük tartışmalar- sorunlar beni çok sıkmadı) Alexander’ın evini geçindirmek için çok fazla çalışması, Tatya’nın çalışmasını istemediği için yaşadıkları sorunlar, Alexander’ın bazı sadakatsiz davranışları, Amerika’da yeni bir hayat, yeni arkadaş ortamları... Kitabın yarısı bu şekilde ilerliyor. Olmasa da olurmuş aslında. Tatyana ve Alexander kitabı final olsaymış yeriymiş diye düşündüm arada sırada. Alexander ve Anthony’nin ilk karşılaşmasını okuyamamış olmak beni ciddi hayal kırıklığına uğratsa ve üçüncü kısımı gereksiz bulsam da... O final yok mu? O final her şeyi unutturdu. Kalbimde bir sızı ile o tuğla gibi üç kitap gözlerimin önünden film şeridi gibi geçti. Her şeye rağmen güzel bir seriydi. Hayattaki acıyla, aşkla, umutsuzlukla, savaşla, barışla, ihanetle ve sevgiyle... Tamamen gerçekti. Öyle hissettirdi. Tatya ve Alexander’la birlikte yaşadım, büyüdüm ve yaşlandım sanki. Sırf bu hislerimden ötürü her ne kadar kitapta sinir olduğum, hatta nefret ettiğim onlarca detay olsa da 10 puan veriyorum. Tüm o gerçekçi hisler için. Kırmızı güllerle dolu elbiseli Tatya, erimiş dondurma, genç subay ve her şeye rağmen birbirinin yanında duran bu iki aşık için.