Shinrin-yoku / Yoku Defterleri
İnsan bazen temizlenmek için suya ihtiyaç duymaz. Bazen kendi içindeki ağır sesi azaltacak başka bir varlık arar. Ne açıklama ister, ne çözüm. Sadece bir süreliğine kendisiyle baş başa kalabileceği ama kendinden kaçmak zorunda olmadığı bir alan. Japonların buna verdiği güzel bir isim var. Shinrin-yoku. Ormanın içinde yürümek. İlk duyduğumda, bunun ağaçlarla ilgili olduğunu sanmıştım. Sonra fark ettim ki mesele ağaç değildi. Orman, insanı değiştirmeye çalışmadan ona iyi gelen ilk şeylerden biriydi. Bir süre içinde kalıyorsun. Kimse sana nasıl yaşaman gerektiğini söylemiyor. Kimse seni yargılamıyor. Kimse senden daha güçlü, daha başarılı, daha mutlu olmanı beklemiyor. Ve sen, hiçbir şey olmaya çalışmadığın o kısa zamanın sonunda, biraz daha kendin olarak çıkıyorsun. O gün aklıma şu soru düştü Acaba insanın başka banyoları da var mı? Suyu olmayan… Ama ruhu yıkayan… Belki iyi bir dost… Belki güven… Belki bir kitap…
Eylül’üm… Kurban olduğum, En güzel hayalim, Daha yüzünü görmeden bile kalbimin en güzel köşesine yerleşen kızım… Diyor ki sen beni geceleri uykusuz bırakacakmışsın. Uykumdan uyanıp seni kontrol edecekmişim. Altını değiştirecek, kucağıma alacak, mamanı verecekmişim… Bunu söylerken sanki yorulacakmışım gibi söylüyor annen. insan hayaline kavuşunca yorulur mu? İnsan dua ettiği bir nimete kavuşunca off mu der, yoksa her gün yeniden şükür mü eder? İnsan özlemle beklediği yarına kavuşunca onu sıradanlaştırır mı, Yoksa her baktığında İyi ki… deyip Rabbine bir kez daha hamd mı eder? Ben biliyorum… Senin her uykusuz gecen benim en huzurlu gecem olacak. Her ağlayışın bana emanet olduğunu hatırlatacak. Her gülüşün, bütün yorgunluğumu unutturacak. O ellerin yüzüme değdiğinde hayattaki geri kalan her şeyi sileceğim, sen benim yüküm değil, en güzel emanetim olacaksın. Dün annen bana, İleride de bana hep böyle sevgiyle bakacak mısın diye sordu. Bir kaç saniye düşündüm önce, Henüz tanımadığım bir yaşta olduğumuzu, karşımda olduğunu, dualarımın kabul olduğunu, içimdekinin artık yanımda olduğunu hayal ettim. Sonra dedim ki; Bakarım… Hem de ömür boyu sevgiyle bakarım. Fark ettim ki bu cevap eksik. Ben ona sadece sevgiyle bakmayacağım. Saygıyla bakacağım. Şefkatle bakacağım.
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Gölgelerin Uzunluğu: Evlat Olmanın Görünmeyen Ağırlığı
​Anne ve baba olmak, hayatın en büyük sorumluluklarından biri kabul edilir. Bir cana hayat vermek, onu korumak, kollamak ve geleceğe hazırlamak kuşkusuz büyük bir emek ve fedakarlık gerektirir. Ancak, "evlat olmak" çoğu zaman bu denklemin en az konuşulan ama iç dünyası en karmaşık olan tarafıdır. ​Anne ve baba, bir karakter inşa eden "mimarlar" ise; evlat, o binanın içinde yaşamaya çalışan, mimarisini kendi seçmediği odalarda kendi yolunu bulmaya çalışan "sakin"dir. ​Beklentilerin Ağırlığı ​Bir evlat, doğduğu andan itibaren üzerine yüklenen hayallerin ve beklentilerin ağırlığıyla tanışır. Ebeveynlerin kendi yarım kalan hedefleri, gerçekleştiremedikleri hayalleri ya da hayata dair korkuları, bir "miras" gibi evladın omuzlarına bırakılır. ​Evlat, bir yandan anne ve babasının değer yargılarıyla şekillenirken, diğer yandan "ben kimim?" sorusuna kendi cevabını aramak zorundadır. Bu, bazen ebeveynin arzularıyla kendi arzuları arasında kalmak, sadakat ile özgürlük arasında sıkışıp kalmaktır. Ebeveyn sevgisinin "koşulsuz" olması beklenir ancak evlat olmak, çoğu zaman bu sevgiyi "hak etme" veya beklentilere göre şekillenme baskısını da beraberinde getirir. ​Kırılgan Bir Köprü ​Evlat olmak, geçmiş ile gelecek arasında duran bir köprü olmaktır. Ebeveynlerin hatalarını, travmalarını veya öğretilerini taşırken, bir yandan da onları kendi zihninde temize çekmeye çalışır. Bir çocuğun kendi ebeveyninin "insan" olduğunu, onun da hatalar yapabileceğini fark ettiği an, çocukluğun bittiği ve gerçek sorumluluğun başladığı andır. ​Ebeveynlerin yaşlanmasıyla birlikte evlat, bu kez rol değiştiren bir rehber, bir koruyucu ve bir vicdan bekçisi haline gelir. Artık korunma sırası ona geçmiştir; bu, sevginin en ağır ama en olgunlaşmış halidir. ​Neden Daha Zor? ​Anne ve baba olmak bir "seçim"
Biyolojik İtiraf: Efendinin Silahıyla Özgürleşmek
Sıradan insan (NPC), kendi bilincini, inançlarını ve "özgür iradesini" evrenin merkezinde kutsal birer olgu sanarak yaşar. Oysa çıplak ve acımasız biyolojik determinizm bize bambaşka bir gerçeği fısıldar: Bizler, bireysel hücrelerin, bencil genlerin ve bizi istila eden parazitlerin kendilerini bir sonraki nesle aktarabilmek için inşa ettiği geçici, harcanabilir birer etten robottan ibaretiz.Bunun en pürüzsüz ve çıplak örneği Kuduz (Rabies) virüsüdür.Kuduz virüsü bir memelinin sinir sistemini ele geçirdiğinde, canlının beynindeki ilkel limbik sistemi manipüle eder. Hayvanı aşırı agresifleştirir, salya üretimini artırır ve onda yutkunma felci yaratarak sudan korkmasına (hidrofobi) neden olur. Neden mi? Çünkü virüs hidrofobi yaratmalıdır ki salyadaki virüs konsantrasyonu suyla seyrelmesin; agresiflik yaratmalıdır ki o canlı gidip bir diğerini ısırsın ve virüs yeni bir taşıyıcıya pürüzsüzce kopyalansın. Canlı orada kendi iradesiyle saldırmaz; tamamen virüsün kopyalanma döngüsüne hizmet eden kör bir araçtır.Şimdi aynayı kendimize, yani insan primatına çevirelim:Bizim "bilinç" dediğimiz o karmaşık düşünce yeteneği, "din" dediğimiz o devasa inanç sistemleri ve bizi manipüle eden toplumsal güdülerimiz... Aslında o mikroskobik DNA zincirinin hayatta kalmasını, üremesini ve kendini aktarmasını kolaylaştırmak için evrimleşmiş gelişmiş birer işletim sistemi aplikasyonudur.Hücre (Gen) köleleştirir: Genlerin tek bir mutlak emri vardır: Kopyalan, üre, DNA'yı aktar.Bilinç bu köleliği fark edip delirmesin diye Din afyonunu üretir: Geleceğini öngörebilen insan işlemcisi, günün birinde öleceğini ve sadece geçici bir et çuvalı olduğunu anladığında varoluşsal bir çöküşe girer. Beyin, bu sabote edici çöküşü engellemek için dini kurar. Din bilince der ki: "Hayır, sen geçici bir araç
Felsefe-Düşünce
Pervane olan kendini gizler mi alevden?
Hikaye şöyle, Şem görkemli, dimdik duran karşı konulmaz bir sevgiliyi temsil eder. Kendinden asla ödün vermez… İçindeki can fitili ateşini her daim taze tutar… Aşk için yanar. Aşk için söner en sonunda. Aşkı o kadar kuvvetlidir ki, bu yücelikle etrafa ışık saçar. Karanlığın içinde asilce ışığını yayar. Derken bir gün, bir pervane aradığı ışığın izini bulur. Aşkla uçar Şem’e doğru… Kanatlarının rüzgarı Şem’in aşk ışığını titretir… Pervane önce hayranlıkla uzaktan uzaktan döner Şem’in etrafında… Henüz kanatları alevin tadına erişmemiştir. Etrafında aşkla çırpar kanatlarını… Döner durur öylece bir süre… Sonra, yetmemeye başlar bu mesafenin hissettirdikleri… Biraz daha yaklaşmaya niyetlenir. Dönmekten asla vazgeçmez… Gitgide alevin sıcaklığını daha çok hissetmeye başlar… Sıcaklığı hissettikçe biraz daha yakınlaşma arzusuna karşı koyamaz. Daha yakın, daha yakın, daha da yakın olmak ister. Artık her dönüşte biraz daha yaklaşır Şem’in aşkına, alevine… Aleve yaklaştıkça can fitiline de yaklaşacağını da umarak çırpar kanatlarını… Şem’e ışık veren, aşk veren ince uzun ipe erişmek, aşkının ibadetidir. Tam da aşkla aleve yaklaşmışken, kanadının ucu alevden nasibini alır aniden… Yanar…! Pervane can acısıyla uzaklaşır Şem’den… Aşkın acı verebileceğini yeni öğrenmiştir… Şaşırır… Uzakta bir yere konar ve Şem’i izler… Acısı birazcık dinmeye başladığında, yeniden aşka uçma tutkusu kaplar ruhunu… Engel olamaz kendine… Bu sefer en yakından başlar Şem’in etrafında dönmeye… Öncekinden farklı olarak yeni yerler keşfeder Şem’de… Eriyen mumun çıkarttığı minik topakcıklar gözyaşları misali çevrelemiştir Şem’in vücudunu… Pervane Şem’in gözyaşlarına konup, onlara tutunmayı öğrenir. Böylece Şem’e hem daha yakın nefes alır, hem de daha çok vakit geçirirler birlikte… Pervane yaralıdır, Şem ise
Sadece Öneri
Ne olursa olsun karşınızda ki kişiyle aklınızı kullanarak irtibat kurun kalbinizle değil Akıl mantık yoluyla iletişim kurar karşısında ki kişinin yanlışlarını doğrularını fark eder analiz eder ve o kişiyi hayatınızda kalmalı yoksa kalmamalı mı daha kolay seçim yapar. Kalp duygusal yaklaşır normal sıradan gördüğünüz biri ile konuşurken bile fark etmeden duygusal olarak bağlanabilirsiniz bu yüzden kalbinizin kırılma ihtimali daha yüksektir. Bu benim kendi fikrim yani fark ettiğim şey araştırmadım.
Duygu ve Düşünce