Demek ki can çıkmayınca, insandaki onur ve intikam duygusu da
çıkmıyordu. Hayatla ölüm arasında sallanıp duran, tahttan düşmüş
hükümdar bile, tebaasının bağlılık gösterdiğini duyunca, bu işin kendisi
için ne kadar tehlikeli olduğunu unutuyor ve onurunu kurtarabilecek olan
tek söylentiye dört elle sarılıyordu
Harem bir ağlama ve hüzün
dünyasıydı. Dışarıdakilerin hayalini süsleyen, hatta Habsburg elçisini
şairane aşklara sürükleyip aklını kaçırtana kadar zorlayan harem, hiçbir
zaman güzel kadınların birer kuğu gibi süzüldüğü, aşk, şarkı, raks cenneti
değildi. Hamamın sıcağında tenleri kıpkırmızı kesilmiş çıplak güzellerin
hayaliyle yanıp tutuşanlar, harem dairesinin rutubetli, karanlık köşelerinde
yaşlanan, yüzüne bakılmadan çağı geçen, şişmanlayan ve ömür boyu
katlandığı hapis cezasının ağırlığını iri gövdelerine sindiren kadınların tek
eğlencesi olan dedikodu, entrika ortamına ve kıskançlıkların yol açtığı
ağlama krizlerine dayanamazlardı bile.
Haremin kalın duvarları, nice faciayı, ölümü, suçu saklamaktan ve
dışarıda kalanların haremle ilgili çılgın ve dünya dışı hayaller
kurmasından başka bir işe yaramazdı.
Bir zamanlar nasıl olup da böyle bir zalimi, bu kadar değersiz bir insan
müsveddesini efendim olarak kabul edebildiğime, yüreğimin hayranlık
duygularıyla dolabildiğine şaşıp şaşıp kalıyordum. Çünkü masum insanları
öldürmekten zevk alan, kendi başı derde düşünce çocuklar gibi hüngür
hüngür ağlayan, gâvur parasıyla metelik etmez bir zavallıydı bu.