bir zamanlar
dünyalara hükmeden koca vezirin, hanları, hamamları, sarayları,
cariyeleri, samur kürkleri, misk ü amberleri, altın gümüş sahanları, çil çil
altınları bırakıp da soyulmuş bir hindi gibi rüzgârsız ağacın altına
yatmasındaki hikmet-i ilahiyi düşünüyordu. Vezir çok ah almıştı. Çok
ocaklar söndürmüş, karısına göz koyduğu memurları Taif sürgününe
gönderip gül gibi tazeleri yatağına almış, servetine göz diktiği ileri
gelenleri birer bahaneyle boğdurup malını mülkünü üstüne yazdırmış bir
günahkâr kuldu. Şimdi suskunlar mahallesine geçecek ve öteki dünyada,
yaptıklarının hesabını verecekti.
Hem kimse sonsuza dek hüküm sürmemişti ki canım. Bu dünya kurdun
kuşun dilinden bilir Hazreti Süleyman'a, Mısır'ın firavununa, İskender-i
Zülkarneyn'e, Harun Reşid'e bile kalmamıştı.
Bizimkine mi kalacaktı!
Ona göre ruh, dünya nimetlerinin tutsaklığından kurtuldukça
özgürleşiyor, bağımsızlaşıyor ve dünya yüzünde hiçbir krala ve imparatora
nasip olamayacak bir büyük iktidara kavuşuyordu.