Fatma Ay

Fatma Ay
@fatma_ay
Yaşamak, tek bir ağaç gibi hür ve bir orman gibi kardeşçesine
Öğrenci
Boğaziçi Üniversitesi
103 okur puanı
Mart 2017 tarihinde katıldı
"Dengbêj"
8/10
·98 syf.··
Beğendi
·
2025 3. kitabı
Murathan Mungan’ın yerel ağzı, töreyi, geleneği, aşkı ve hepsinin üstündeki parayı ve gücü çok iyi işlemiş senaryo/romanı. En basitçe; ezidi bir kadın ile müslüman bir erkeğin imkansız aşkı. Daha derinlerde, satır aralarında, din-dil-ırk fark etmeksizin kadın’ın değersizliği, devletin adaletsizliği ve kutsallığın/göreneğin bile üstünde olan para ve güç meselesi. Günümüzde bile var olan, sürüne sürüne modern hayatın içine de sızmış kadının aşağılanmasını neredeyse tüm köylülerin diyaloglarında görüyoruz. Ancak bir diyalog var ki hiçbir giz-sır ihtiyacı gözetmeksizin dimdirek ve apaçık cinsiyetler arası uçurumu gösteriyor bize. Evlenmeye gönlü olmayan Mahmud’un abisinin sözlerinde görüyoruz bu uçurumu: “Kız olsan başın yumruklayıp verirdik seni, lakin er kişisin, rızan gerekir.” Değil evlilik için rıza, kadınların hür iradesiyle ölmeyi seçmeleri bile kendi kararlarına bırakılmayacak kadar ‘erkeğin’ elinde. Ne diyordu Yezida’nın kardeşleri; “Mademki gözün ölümler bağlanmış gayrı, bizden bunu esirgemeyesin…Çık dairenden Yezida, hemen vuracağız seni! Bizi ele güne karşı başı eğik etme!” Murathan Mungan’ın bir noktada Ezidi’lik inancına ilişkin en büyük yanılma olan “ateşe tapınma” olayına değinmesini beklerdim. Belki ‘köyün delisinden’ çıkacak bir diyalog, belki bir anlatı ile aslında ezidilerin ateşe tapmadıklarını bunun da diğer birçok bilinmeyene atfedilen iftiralar gibi doğru bilinen yanlışlardan olduğunu anlatmasını beklerdim okuyucuya. Fakat bunu yapmamakla kalmayıp üstelik sahne dekorları ve açılışlarında bu yanılgıyı destekleyecek betimlemeler bulunuyor kitapta. Bu çaba belki de yerel halkın gözüyle yazılmaya çalışılmasından ötürü, ama benim kitapla ilgili tek negatif yorumum bu oldu. Bu küçük detaya takılmazsak eğer, köy ağasının din/töre/dil/gelenek
Mahmud ile YezidaMurathan Mungan · Metis Yayıncılık · 20131,269 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Ferdous’daki Cehennem
8/10
·112 syf.··
Beğendi
·
2025 2. kitabı
İsmini ironik şekilde cennetten alan mısırlı fahişe Firdevs’in evinden ilk kaçışında sokağın kenarında sadece birkaç saniyelik bakışıyla varlığını sarsan adamın yarattığı cehennem hissindense evindeki cehennemi tercih edişini en tanıdık sözlerle anlatıyor; “Bütün bildiğim, orada, aklıma geldikçe tüm bedenimi tere boğan o iki gözden daha az korkutucu bir dünyayla karşılaşmayacağımdı.” Dünya üzerindeki kaç kadının birebir bildiği bir his bu - Bildiği tanıdığı cehenneme razı oldurulmak? Nerede okuduğumu hatırlayamadığım bir satır geçti aklımdan. Bazı insanlar içlerinde bir ışıkla doğarlar. Bu ışığı yansıtamadıkları her an tıpkı parlak bir farın gözleri kör edecek kadar acıtması gibi acı çekerek geçirirler yaşamlarını. Firdevs, aklını ve kendisini anlamaya başladığı ilk andan ölümüne değin bu ışığın acısını çekti içinde. Her ne kadar amcası, babası, annesi, ve binlercesi ondan parçalar söktüğünü düşündüğü noktada döktüğü bu sözlerde “İlk günden beridir beni avuçlarına almış olan insanlardan bedenimle benliğimi çekip kurtarıncaya dek kaç yıl geçti” dese de, ona ceza-mukafat olan ruhu hiçbir zaman ellerinde duramadı. Firdevsin gücü, erkeklerin kırılgan egolarının çok farkında olup onları bakışları altında ezmeye çekinmemesinden geliyordu. Duyduğumuz izlediğimiz ve de okuduğumuz tek bir satır hafızaya atılıp kendini göstereceği günü bekliyor. Şerife “yılan senin yılan olmadığını anlarsa sokar” demeseydi, Firdevs ‘çok onurlu’ politikacıları reddecek gücü kendinde bulur muydu? Tüm bu korkunç acıların ufak bir parçası bile olamayacak bir cümle, türkiyenin kendisini çocuğuna evine adamış, adanmışlıktan yaşayamamış, adanmak dışında bir yaşam bile bilmeyi bırak ne sevdiğini keşfedememiş kadınlarımızı anımsattı. “Portakal mı seversin, mandalina mı? ..-O mandalinaları alır almaz
Sıfır Noktasındaki KadınNevâl El-Seddavi · Metis Yayınları · 202526,2bin okunma
Postmodern İstanbul Beyfendisi
6/10
·150 syf.··
2021 6. kitabı
Eleştirmenler tarafından türüne tam olarak karar verilemeyen Abdülhak Şinasi Hisar’ın eseri Fahim Bey ve Biz, ilk olarak 1942 yılında yayımlanmıştır. Otobiyografi, anı ve hikaye özelliklerini barındıran eser; içeriği, yapısı ve dili itibariyle Osmanlı’nın son izlerini taşır. Ana karakter olan Fahim Bey’in ölümü ile başlayarak, hayatının geriye dönük bir portresine ve bu süreçte anlatıcı da dahil olmak üzere diğer karakterlerin bakış açısından bambaşka bir Fahim Bey’e şahit oluruz. Uyumsuz bir karakter olan Fahim Bey’in yaşamı, hayal dünyasında kurduğu bir şirkete sermayeder aramakla ve şirketinin işlerini düzenlemek ile geçer. Teşebbüsi şahsî hareketi İkinci Meşrutiyet sonrası yükselişe geçmesine rağmen Fahim Bey’in bu isteği çok öncelere dayanmaktadır, hayatı boyunca hayali uğruna hayaliyle yaşamıştır. İşinin en detaylısına yaptığına inandıklarından, Fahim Bey’in yakın arkadaşı olan anlatıcının babası ve anlatıcı onu Bursa’da yapmak istediği bu işe sermayeder olması için bir Baron ile görüştürmesi sonucu ortaya çıkar ki Fahim Bey’in en büyük hülyası olan Bursa'da pamuk tarlaları, bir hayalperestin gerçeklik ile alakası olmayan, yere çok da sağlam basmayan bir plandır. İşindeki titizliği mütercimlik yaptığı sırada da herkes tarafından bilinen bir şey olmasına rağmen akıllarında bu teşebbüs ile ilgili soru işaretleri mevcuttur. Fahim Bey ise bu hayalini gerçekleştirmek -planlamak- için bir adım daha ileri gider ve kendisine mektupları, bilançoları, şirket raporlarını dosyaladığı bir han satın alarak çalışmaya devam eder. Tüm bu soru işaretleri, gizlilik ve diğerlerinin alaylarına rağmen anlatıcının Fahim Bey’e olan inancını o sıralar kaybetmediğini görürüz. Fakat öte yandan Huriye Hanım , Fahim Bey’in bu gerçek olmayan işinin kötüleyerek yerin dibine sokmasına ve onu
Fahim Bey ve BizAbdülhak Şinasi Hisar · Bağlam Yayıncılık · 19962,428 okunma
YAĞMURLU KENTİN GÜNEŞÇİSİ
Puan vermedi
Bilge Karasu’nun 1968 yılında kaleme aldığı “Yağmurlu Kentin Güneşçisi” adlı hikayesi, sosyolojik bir okuma yapıldığında, politik unsurların insanları şekillendirdiği baskı ortamına eleştiri mahiyetinde bir metindir. Her ne kadar dönemin Türkiye’sinde yaşanan sağ-sol çatışmalarının sebep olduğu baskı rejimleri, öldürülerek susturulan toplumun sinmişliği bu metne ilham olmuş olsa da, devletlerin toplumlar üzerinde tam hakimiyetini kolaylaştıran tektipleştirme politikası, Bilge Karasu’nun eleştirilerinin temel noktasıdır. Devletlerin dayattığı bu sistem insanların ruhlarını, düşünme şekillerini, günlük hayatlarını, kıyafetlerinin renklerine kadar her şeyi teslim almıştır. Doğumdan ölüme kadar olan süreçte otoriteye maruz kalan insanlar artık normalin bu olduğunu kanıksamıştır. Uzun süren baskının altında hayal kırıklığı yaşayabilmek mümkün değildir, çünkü başka türlü bir yaşamın mümkün olamayacağını bilmek beklentiyi söndürür ve yerini vazgeçişe bırakır. Böyle bir ortamda ne umut ne beklenti var olabilmiştir. Yeşeren tek umut ana karakterin bir gün güneşin açabileceğine dair olan inancıdır. Bu inanç onun konfor alanıdır ve farklı olanın dışlandığı baskı rejimlerindeki gibi o da çevresindekiler tarafından yalnızlaştırılmıştır. Onun gibi bir avuç kaz sürüsü kadar kalan insanlar, hiçbir devletin sahip olamayacağı denizlerden rengarenk gemilerle kaçacaklarını hayal ederek, umudun intiharın eş anlamlısı olduğu bu kentte kendilerine yaşamaya devam edecek bir sebep bulmuşlardır.
Göçmüş Kediler BahçesiBilge Karasu · Gece Yayınları · 19891,554 okunma
Mikail'in Kalbi Durdu
Puan vermedi
Ayfer Tunç’un “Mikail’in Kalbi Durdu” adlı hikayesi mitolojik unsurlar bulunduran fatalist bir anlayış içinde yazılmıştır. Bu mitolojik unsurları, karakterlerin isminde; femme fatale’i temsilen Semiramis, dört büyük meleğin gücü ve kudreti aksine hayatı aksaklık, fakirlik ve acınası olan Mikail’in ismi üzerinden takip edebiliriz. İsimsiz olan ana karakter ise kendisini Mikail’in öteki benliği şeklinde inşa eder. Mikail ana karakterin bir benliğidir; sokak lambasının loş ışığında gördüğü gözleri ona kendi kimsesizliğini hissettir, öldükten sonra suratını Mikail’in suretine çeviren aynalar, ölen diğer yarısını yaşatma çabasının bir yansımasıdır. Benliğine hakim olan fakat hiçbir yaşama ait olamadığı için kimliğini inşa edemeyen bir karakterdir. Hayatına yabancıdır ve ait olamayacağını bildiği yaşamların içine sızar. Hem Semiramis’e, hem Mikail'e hem de şehrin en karanlık semtine karşı her zaman kibir doludur; denek fareleri gibi insanları, çocukları, ve binaları inceleyerek üstten bakar onlara. Sokağın geleceksiz ve ümitsiz çocukları, ana karakterin gen havuzundan çıkamayacağını düşündüğü tüm semte kadercilik anlayışı ile baktığının kanıtıdır. Ruhundaki keder bu yaşamlara yaptığı benzetmelere de yansır. Tembeldir ve konfor alanı olarak yarattığı geçici hayatlardan çıkacak motivasyonu içinde bulamaz. Bu avare ve aylak hayattan kurtulmak istemektedir fakat bu isteği gerçekleştirecek gücü kendisine bir umut arayışı için baktığı sular kadar durgundur. Tüm bu hissizliğin içinde Mikail’in onu takip etmesinden doğan heyecanı alır, üstü kapalı cinayete varana kadar takip eder. Yine de umutsuz ve intihara meyillidir. Benliğinin bir parçası olan Mikail’in hayatını intihara sürekleyecek kadar şanssız olduğunu düşünürken bunun kendi hayatındaki karşılığı ümitsizliktir. İntihara
Aziz Bey HadisesiAyfer Tunç · Can Yayınları · 202416,6bin okunma