Adana’dan Erzurum’a uzanan uzun bir yolculukta bitirdim bu kitabı. Şehirler değişirken, sayfalar ilerledikçe insanın değişmeyen zaafları daha da belirginleşti.
Hüseyin Rahmi Gürpınar , Efsuncu Baba’da batıl inançları eleştirirken sadece güldürmüyor; insanı kendi zaaflarıyla da yüzleştiriyor. Roman boyunca akıl ile hurafe arasındaki çatışmayı izliyoruz ama bence asıl etki, son sayfalarda geliyor. Yazar, insanın kandırılmaya ne kadar açık olduğunu ve bunun cehaletten çok “inanma ihtiyacı”yla ilgili olduğunu öyle sade ve güçlü söylüyor ki insan bir an durup kendine bakıyor. Bilimin, sorgulamanın ve sağduyunun önemi hayatın içinden örneklerle veriliyor. Kitabı gülümseyerek okuyorsunuz ama sona doğru içinize oturan “ne yazık ki doğru” hissiyle baş başa kalıyorsunuz.
Son sayfalarda iş ciddileşiyor. “İnsan, aklını kullanmadığı yerde her yalana inanacak bir boşluk yaratır” cümlesiyle de bizi adeta durdurup düşündürüyor. Bu satırlarda insan biraz utanıyor, biraz da hüzünleniyor. Çünkü anlatılan şey geçmişe ait değil; bugün de fazlasıyla tanıdık. Kitabı Erzurum’a varmadan bitirdim ama zihnimde bıraktığı sorular hâlâ yolda. Kapatırken “Bu roman sadece geçmişi mi anlatıyor?” sorusu kalıyor akılda. Cevap pek de iç açıcı değil; çünkü hâlâ tanıdık geliyor.
Bütün dünyaca fikren o kadar tehlikeli bir devirdeyiz ki çirkefi üstüme sıçratmamak için konuyu derinleştirmekten kaçıyorum.
1914’te yazılmış ve yayımlanmış.
Ama hissi… ne yazık ki çok güncel. Üzerimize çirkef sıçramasın diye hâlâ temkinliyiz; demek ki mesele hiç eskimemiş.
Ahlak, âdet ve geleneklerimiz hayallere o kadar geniş bir alan ayırmıştır ki hakikat ona en fazla muhtaç olanların gözlerinde bile daima değersiz ve cazibesiz kalır.