Dünyaya dalmaktan değil dünyanın karanlığından kurtulmaktan bahsediyorum. Gözlerimizi etrafımıza çeviremez miyiz? Bir türkü duyup mesela bir kenarda nereden geliyor acaba sesi diye o türkünün peşine düşüp de saatlerce yol yürüyemez miyiz? Bir yerlere yetişmeye çalışmadan ağır aheste bir kuşun peşinden mesela gidip bir ağacın altına çökemez miyiz? Hiç tanımadığımız birinin yanına selam verip oturup da birer çay içemez miyiz? Bir kitapta okuduğumuz ve çok sevdiğimiz bir şiiri herkesin ortasında şöyle içimizden geldiği gibi sesli sesli söyleyemez miyiz? Üzülünce çekinmeden ağlayıp sevinince gülemez miyiz?…
Kime göre ve kimin saatine göre ayarlandığını bir türlü bilemediğimiz alışkanlıklarımız var mesela. Hiç gitmek istemeyip gitmek zorunda olduğumuz yerler, görmek istemeyip görmek zorunda olduğumuz yüzler, duymak istemeyip de duymak zorunda olduğumuz sesler var.
İnsan bazen bu dünyanın içinde kaybolup gidiyor. Öyle bir kaptırıyor ki kendini ne etrafta olanları görüyor ne sesleri duyuyor ne de hissedebiliyor. Sadece bir rutinin ve alışmışlığın içinde hırpalanıp da duruyor. Yani yaşıyor ama yine de ölen bir şeyler var..
Aklımda binlerce hatıra; çoğu mezara gömülmüş.İnsan gecenin bir vakti, hiç bilmediği bir şehirde ve yalnız başına öylece durup da gökyüzünü seyredince neden aklına canını en çok yakan hatıralar geliyor ki?