Aşk, kainatın yaratılış mayasıydı. Bu maya insanda tevhid (birlik) olarak kalbe yansımıştı. Onun için kalp, aşk dendiğinde Bir’i isterdi. Kalp, aşkı hep Bir’i ile yaşardı.
Ancak İslam düşmanları olan Yahudi, münafık ve müşriklerin tamamı gayet iyi biliyorlardı ki İslam’ın galip gelmesinin sebebi maddi üstünlük, silah, ordu ve cephanenin çokluğu değil, bilakis İslam toplumunun taşıdığı manevi değerler, ahlaki üstünlük ve yüce faziletlerdi. Bunların hepsi de bu dinin verdiği yüce duygulardı. İslam düşmanları bu feyzyn kaynağının Resulullah(sav) olduğunu ve o eşsiz şahsiyetin bu manevi değerlerin mucize derecesinde en yüce örneği ve temsilcisi olduğunu gayet iyi biliyorlardı.
Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “ yapılan işler niyetlere göre değerlenir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. kimin niyeti Allah’a ve Resulü’ne varmak, onlara hicret etmekse eline geçecek sevap da Allah’a ve Resulü‘ne hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği Bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir.”