...Fakat öte yandan, Doğu'nun bilgeleri biliyorlardı ki insan bir solucandır ve solucanlara yemdir. Paradoks burada: İnsan doğanın dışındadır ve ümitsizce içindedir; doğası iki parçadan ibarettir. Bir yandan yıldızlardadır, ama öte yandan kan pompalayan bir kalbi ve soluk alan bir vücudu vardır. Bu vücut, zamanında bir balığa aitken hâlâ bunu ispat eden solungaç izlerini taşır. Vücudu, birçok açıdan kendisine yabancıdır; en garibi, bu vücut ağrır, sızlar, kanar ve nihayetinde çökecek ve ölecektir. İnsan, hakikaten ikiye bölünmüştür: Fevkalade ve emsalsizdir. Doğadan, bir gökdelenin muhteşemliğiyle sıyrılmıştır, amma velakin körce ve aptalca çürümek ve sonsuza kadar yok olmak için toprağın iki karış altına geri dönecektir. Bu, içinde bulunmak ve yaşamak için korkunç bir ikilem. Daha alt hayvanlar, elbette, bu acılı çelişkiden azledilmişlerdir; sembolik bir kimlikleri ve kendilerine dair bir bilinçleri olmadığı için. Onlar yalnızca refleksleri ve içgüdüleri ile hareket ederler. Eğer tereddüt ederlerse, bu ancak fiziksel bir tereddüttür; fakat içeride anonimdirler, çehrelerinin adı bile yoktur. Nabızları, zamanın olmadığı bir dünyada atar, aptal bir varoluş halinde. İşte bu, koca bufalo veya fil sürülerini katletmeyi bu kadar kolay yapan şeydir. Bu hayvanlar, ölümün gerçekleştiğini bilmezler ve yanlarında diğerleri yere düşerken kendi hallerinde yemlenmeye devam ederler. Ölümü bilmek (ölümün bilgisi) yansıtıcıdır ve soyuttur. İnsan ölümü görünce bu bilgi kendi bilincinde yansır, fakat hayvanlar bu bilgiden azledilmiştir. Aynı düşüncesizlikle yaşar ve yok olurlar; birkaç dakikalık korku, birkaç saniyelik ıstırap ve sonra biter. Fakat öte yandan, bütün ömrünü ecel kabuslarında gezerken yaşamak, en güneşli günlerde bile—bu başka bir şeydir.