Dün ne güzeldi gün
Dün bir düğün
Vapurun bacasında bir zambak açmış
Kulağımın zarında bir sümbül
Tırnaklarım hepsi papatya
Ayaklarımla geziniyorum dünyayı
Ayaklarım ki manolya
Uzun bir mavi bu Boğaz
Çıkı çıkıveriyor her yerden
Sanki milletçe işimiz
Bir sandalı denize indirmek
Ben övmüyorum hiçbir şeyi
Ağaç elmasıyla öğünüyor
Bir mevlit sanki Hatice
Giyinmiş sırmakeşe gidiyor
Bu kadar güzel olmamalıydı yeryüzü
Dayanamıyorum dayanamıyorum
Şıp dedi güneşin ilk gözyaşı
Şıp dedi damladı denize
Beni tutmayın artık tutmayın
Ve kızaran kızaran tomatlar
N'olur beni unutmayın
Benim karım Hale olacaktı
Ölmüş ve ressam bir kadın
Artık hiçbir şey, tanrı bile, sona ererek ya da ölümle yok olmuyor; hızla çoğalarak, sirayet ederek, doygunluk ve şeffaflık yoluyla, bitkinlik ve kökü kazınma yoluyla, simülasyon salgını ve ikinci varoluş olan simülasyona aktarılma yoluyla yok oluyor. Artık ölümcül bir yok olma biçimi değil, fraktal bir dağılma biçimi vardır.
Aranan şey güzellik ya da cazibe değil artık; görüntü. Herkes kendi görüntüsünü arıyor. Kendi varoluşunu ileri sürmek artık olanaksız olduğundan, ne var olmayı ne de bakılıyor olmayı dert etmeksizin boy göstermekten başka yapılabilecek bir şey kalmıyor geriye. Varım, buradayım değil; görülüyorum, bir imajım, bak bana, bak! Narsisizm bile değil bu; sığ bir dışa dönüklük, herkesin kendi görünüşünün menajeri haline geldiği bir tür reklamcı saflığı.
Sanki üstat müziği, insanı en yüksek amacına, iç özgürlüğüne, tüm kirden arınmışlığa ve mükemmelliğe götüren yollardan biri olarak görüp seçmiş de müzisyen ve müzik üstadı olmuştu. Sanki yalnızca bir simgeye dönüşmüştü şimdi; daha doğrusu, müziğin bir tecelli biçimi, kişisellik kazanmış bir biçimi olup çıkmıştı.