İnsanlar genellikle gözlerinin önündeki basit meseleler hakkında konuşmayı severler. Oysa asıl akıl yürütme o basit meseleler hakkındaki varsayımlar üzerine düşünmektir.
“Bazı acılar vardır, doğrudan anlatılmaz. Etrafında dolaşılır. Çünkü merkezine bakmak zor gelir.”
Hamnet, benim için tam olarak böyle bir kitap oldu. Dışarıdan bakınca bir “kayıp hikâyesi” gibi görünüyor ama aslında çok daha fazlası: travmanın nesiller boyunca nasıl taşındığını, görünmeyen bağların insanları nasıl şekillendirdiğini ve yasın ne kadar kişisel bir deneyim olduğunu anlatan bir metin.
Kitapta en çok dikkatimi çeken şey, hem annenin hem babanın taşıdığı aile travmalarının hikâyeye ince ince işlenmiş olmasıydı. Bu travmalar açık açık anlatılmıyor ama karakterlerin davranışlarında, tepkilerinde, hatta sessizliklerinde bile hissediliyor. Bu açıdan bakınca kitap, sadece bir kayıp hikâyesi değil; aynı zamanda psikolojik bir arka plan okuması sunuyor.
Veba sürecinin işlenişi de oldukça etkileyiciydi. Hastalığın ortaya çıkışından eve ulaşmasına kadar geçen sürecin bu kadar detaylı ve takip edilebilir şekilde kurgulanması, okur olarak bana kaçınılmaz bir sonu izliyormuşum hissi verdi. Sanki baştan sona trajik bir kaderin adım adım gelişini izliyorsun ve hiçbir noktada “belki kurtulur” hissine tutunamıyorsun.
Ama tam da burada kitapla mesafe kurduğum yerler oldu. Anlatımın parçalı yapısı ve bazı yerlerde fazla dolaylı ilerlemesi, duygunun içine tamamen girmemi zaman zaman zorlaştırdı. Hikâye çok güçlü olmasına rağmen, anlatımın bilinçli olarak geri çekilmesi bazı anlarda etkiyi azalttı gibi hissettim.
Yine de Hamnet, bitirdiğimde içimde kalan bir kitap oldu. Özellikle şu düşünceyle: Bazı kayıplar sadece yaşanmaz, aynı zamanda nesiller boyunca taşınır.