Onun için askerlik, bir sanattı. Ama silahşorlukla övünmezdi. Harp ve muharebe özlemini, hiçbir zaman yaymamıştır. Anılarında harbe, ancak gerektiği zaman, gerektiği kadar yer verdi. Büyük Nutkunda Büyük Taarruz, ancak birkaç sayfa yer alır.
Halbuki usta, cesur bir askerdi. Çanakkale'de muzaffer oldu. Anadolu'da meydan muharebeleri kazandı. Fakat savaş tanrısına hiçbir zaman tapmadı. Son savaşından döndükten sonra üniformalarını çıkardı ve bir daha giyinmedi. İstiklal madalyasından başka bütün madalyalarını reddetti. Savaşı değil, barışı özledi. Düşmanlarına gelince: Onları, daha yendiği gün affetti!...
Mustafa Kemal için askerlik, bir sanattı. Mustafa Kemal kendine bu sanatı seçmişti. Kendini askerliğe vermişti. Ama savaşı seven, savaşı arayan adam değildi. Günlük hayatında ve anlarında, savaşı hiçbir zaman özlememiştir.
Ama ne yapsın ki yalnızdır. Dünyanın bütün şer kuvvetleri onun aleyhine seferber edilmiştir. Ve ufukta bir ışık sezebilmek, bir çıkış noktası bulmak ve bir dayanak aramak zorundadır. Bu dayanak hatta, bulutlar arasında, dumanlı bir sezgi kırıntısından ibaret olsa bile...
Büyük sanılan adamlar, bazen büyük ölçüde kararlar aldıklarını zannederler. O kararlar ki, ancak hatadırlar. Fakat bu büyük sanılan küçük insanlar, birer tarihi rastlantı eseri olarak büyük insan kitlelerinin ve milletlerin kaderlerine hükmedecek durumda bulundukları için, onların bu hataları bazen binlerce, yüz binlerce insanın kanına, hayatına mal olabilir. Paris'teki Sulh Konferansı adına hareket eden Üçler Konseyi'nin kararları, bu türlü kararlardandı.