Sözün ve anlamın gerçek ustalarından Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi'nin A'mak-ı Hayal'ini okumak, karanlık bir odada usulca bir kandil yakmaya benziyor. Bu eser, yalnızca bir roman değil; insan ruhunun ve aklının sınırlarını zorlayan, kişiyi kendi benliğinin en karanlık köşelerinden alıp varlığın en yüce hakikatlerine doğru çıkaran bir iç yolculuğun haritasıdır.
Kitabı okudukça fark edilir ki Raci'nin yaşadığı bunalım, aslında modern insanın bunalımıdır. Akıl ile kalp, şüphe ile kesinlik arasında sıkışıp kalan Raci, Aynalı Baba'nın rehberliğinde madde dünyasının dar kalıplarını aşmaya başlar. Aynalı Baba, bir mürşit gibi Raci'yi, yani özüne dönmeye çalışan insanı, asıl yurduna doğru uzun ve çetin bir yolculuğa çıkarır.
Roman boyunca gezegenler, burçlar, semboller ve kadim öğretiler dile gelir. Ahmed Hilmi, Hint felsefesinden İslam tasavvufuna kadar uzanan düşünce mirasını bir araya getirirken kuru bir öğüt vermeye kalkışmaz. Aksine, hakikate ulaşmanın kolay olmadığını; insanın önce kendi karanlığıyla, nefsiyle ve yokluk duygusuyla yüzleşmesi gerektiğini anlatır. Eser boyunca aydınlık ile karanlığın mücadelesi her satırda hissedilir.
A'mak-ı Hayal, sıradan bir hikâye ya da yalnızca felsefi bir tartışma değildir. O, insana hem ne kadar küçük hem de ne kadar büyük bir varlık olduğunu gösteren bir aynadır. Aynalı Baba'nın üzerindeki her ayna parçası, çokluğun içinde gizlenen birliği yansıtır. Ahmed Hilmi, aklı mutlak otorite sayan modern insana, ruhun derinliklerinde saklı olan büyük hakikati fısıldar: Dünya dediğimiz şey, bir rüya içinde görülen başka bir rüyadan ibaret olabilir.
Bu eser, "Ben kimim?" ve "Nereye gidiyorum?" sorularını gerçekten sormaya cesaret eden herkes için, yıllar geçse de eskimeyen bir yol arkadaşı ve güçlü bir rehber olmaya devam ediyor.