Handan

Handan
@felsefeciokurr
Bunca kötülüğün arasında ne kadar iyi kalabilir insan?
8/10
·129 syf.··
Beğendi
·
2025 16. kitabı
Ne diyorsunuz? Bunca kötülüğün arasında iyi bir insan olarak kalmak ne kadar mümkün? Bana öyle geliyor ki şahit olunan kötülükler şirazesini kaydırıyor insanın. Kötülük yapmıyorsa bile kötülük yapma fikri ya da en azından iyilik yapmama, iyiliği ile dokunmama fikri geçiyor insanın aklından. Gürcü yazar Miheil Cavahişvili’nin 1925'te yayımlanan bu kitabı, kötülükler içinde insan olarak kalmanın imkanını anlatıyor en başta. Bunun yanı sıra siyasette dinin ve milliyetçiliğin yıkıcı etkilerini, savaşta masum insanların can çekişlerini anlatıyor. Kızıl Haç'ta görevli olan Gürcü bir doktorun, Birinci Dünya Savaşının sonlarına doğru Urmiye Gölü çevresinde göreve başlamasıyla hikayemiz açılıyor. Yaşananların tümü Gürcü doktor tarafından aktarılıyor bize. Görevlendirildiği bölgede Meşhedi Hasan isimli, Lambalo lakaplı gençle tanışıyor doktor. Diğer yandan Piskopos Pavel ve onun sadık adamı Kaşa Lazare ile karşılaşıyor. Bu karşılaşma görevi boyunca sürecek bir mücadeleye dönüşüyor. Müslümanlara karşı olan bu iki adamın yaptıkları kötülüklere, zulümlere şahit oluyor. Kaşa ve Pavel'in yaptıkları kötülüklerin karşısında ise Lambalo'nun dürüstlüğü ve cesaretini sevinçle yer yer de hüzün ve sinirle okuyoruz. Hikaye boyunca Lambalo'nun iyiliğine ve dürüstlüğüne karşılık Kaşa ve Piskopos Pavel'in kötülüklerini okuyoruz. İyi ve kötü arasındaki bitmek bilmez bu mücadelede, insanlık onurunu korumanın yollarını arıyoruz bir bakıma. Gürcü doktorun insan kalma ve insanca davranma çabasının, insanı yer yer umutsuzluğun kıyısından nasıl çekip aldığını bazen de nasıl umutsuzluğun doruklarına çıkardığını gözlemliyoruz. Bunun yanı sıra siyasette dinin ve milliyetçiliğin yıkıcılığını açıkça görüyoruz. Din ve milliyet kavramlarının, güçlü olanın elinde birer silaha dönüştüğünü öfkeyle
Edebiyat
Lambalo ve KaşaMiheil Cavahişvili · Paris · 201868 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Aman! Bu kitabı sesli dinlemeyin.
9/10
·248 syf.··
Beğendi
·
2025 15. kitabı
Dinlemeyin. Çünkü her an deli sanılabilirsiniz :) Durun durun en başından alayım. Böyle dank diye girmeyelim mevzuya. Efendim, Sezgin Kaymaz ile tanışma kitabım Benyusuf. Geçtiğimiz aylarda denk gelmiş, usulca bir kenara not etmiştim. Derken gel zaman git zaman tez çalışmalarımdan dolayı erteleyip durdum kitabı. Bir ara Storytel'de dinlemeye başlar gibi oldum ama benim çalışmalar yine ivme kazandı devam edemedim. Geçtiğimiz günlerde kafam biraz rahatlayınca "bu sefer tamam" dedim, açtım kitabı dinlemeye başladım. İyi ki başlamışım. Samimi, içten ve komik öyküler dinledim. Dinledikçe eğlendim, duygu duygu gezdim. Hatta tutamadım kendimi birkaç kahkaha patlatıverdim. Hikayelerin her biri Sezgin Kaymaz'ın hayatından kesitlermiş aslında. Yani otobiyografik bir hikaye kitabı Benyusuf. Öyle yarı otobiyografik falan da değil. Dümdüz otobiyografik hikayeler. Ama böyle deyince de basit, sıradan oldukları anlaşılmasın. Çünkü yazarımızın epey muzip bir dili var. Yaşadıklarını anlatma biçimi, hikayeleri sıradanlıktan kurtarıp yer yer hüzünlü, özlem dolu çoğunlukla da komik bir hale getirmiş. Kitaptaki öyküleri okuyup/dinleyip çocukluğuna ışınlanmayan çok az kişi vardır sanıyorum. Hikayelerin otobiyografik olması, bizi Sezgin Kaymaz ve ailesi ile de tanıştırıyor. Kaynayıveriyoruz ailenin arasına. Sabiş başta olmak üzere Hülya ile Ayşegül'le, Timur'la tanış oluyoruz. Yani gerçekten samimi, içten hikayeler buluyoruz Benyusuf'ta. Yalnız kitabı bu kadar sevmemin tek nedeni Sezgin Kaymaz ve anlatım biçimi değil. Seslendirmen Emre Melemez'in de payı çok. Oldukça başarılı bir şekilde seslendirmiş. Kulağımda kulaklık, ondan bu kitabı dinlerken sokakta, parkta gülmekten alamadım kendimi :) insanların arasında kıs kıs gülerken hatta bazen kendimi tutamayıp kahkaha atarken muhtemelen
Edebiyat
BenyusufSezgin Kaymaz · Kırmızı Kedi Yayınevi · 2019940 okunma
AĞAÇLARA ÖVGÜ!
Puan vermedi·104 syf.··
2025 10. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 03 Ekim 2025 22:07
Geçtiğimiz haftalarda telefonumu temizlerken yüzlerce ağaç fotografı çektiğimi fark ettim. Sabah, öğlen, akşam. Günün her saatinde, her mevsimde, her haliyle bir sürü ağaç fotoğraflamışım. İlgimi çekti. "Neden bu kadar çok?" diye sorguladım kendimi. Tamam, doğayı çok seviyorum hep onda huzur buluyorum, kafam mı bozuk hemen atıyorum kendimi ona. Ama hepsini de çekmezsin değil mi? Nedir bu sevgi? diye kendimi sorgularken dur dedim ya "Hermann Hesse'nin Ağaçlar diye bir kitabı vardı. Okuyayım bakayım ne diyormuş." Evet kitaba böyle başladım. Başladım da bir de ne göreyim Hesse ağaçlara benden daha düşkün. Tabiri caizse hasta :) bir yazmış ki yere göğe sığdıramamış onları. "Bu kadarı bana fazla" dedim. Elbette pek çok düşüncesine, ağaçlara yaptığı övgüye katıldım ama bu kadar yüceltmek fazla geldi bana. Kötü bir kitap değil. Özellikle ağaçları gerçekten seven ve kıymetini bilen için ruh okşayıcı. Bir de şiirden ve romantizmden hoşlanıyorsanız tam sizlik bile olabilir. Zira ağaçlara yazılmış bu kadar şiiri ve onlar için düzülmüş bu kadar methiyeyi belki de ilk kez göreceksiniz :) Sözün özü kitabı aşırı sevmedim. Ama okuduktan sonra neden o kadar çok ağaç fotografı çektiğimi anladım. Seviyorum, sevilmeyecek gibi de değiller. "Keşke herkes sevse" dedim. "Keşke sevse de yakmasa, yıkmasa, zarar vermese!" Ne çok ağacımızı mahvettiler bu sene! Sırf ağaçların önemini bir kez hissetmek ya da görmek için bile okunabilir. Okunmalı da. Onlarsız olamayacağımızı kavrayana dek okunmalı. Yemyeşil ormanlarla ve mavi bir gökyüzüyle kalalım!
Edebiyat
AğaçlarHermann Hesse · Kolektif Kitap · 20195,1bin okunma
8/10
·112 syf.··
2025 7. kitabı
·
20 saatte okudu
·
Okunma: 14 Eylül 2025 08:30
Dostoyevski Suç ve Ceza'da, "insan boğulmamak için nasıl bir saman çöpüne bile sarılabiliyor!" demişti. Suç ve Ceza'yı okuduğumdan beri (ki bu yaklaşık 2 yıl öncesine tekabül ediyor) aklıma mıh gibi kazınmış alıntılardan biridir bu. Dosto'nun insan psikolojisini çok iyi bildiği ve bunu çok iyi yansıttığı şüphe götürmez bir gerçek. Tam bir insan psikolojisi uzmanı. Bu yüzden onun kaleminden dökülen bu söz daha okuduğum o zaman beni epey düşündürmüştü. Hakikaten insan boğulmamak için bir saman çöpü ararken bulabiliyor kendini. Henry Preston Standish, o gün Arabella adlı gemiden düştüğünde, "okyanusa düşen onlarca kötü insana tutunacak bir tahta parçası verilirken Tanrı bana bir kibrit çöpü bile vermedi" diye kaderine öfkelenirken Dostoyevski'yi haklı çıkardı dedim kendi kendime. Daha düştüğü ilk saatlerde bir kibrit çöpü bile yok diye hayıflanmaya başlamıştı. Bu durumu onun için trajik kılan ise denize düştüğü ana dek yaşadığı varoluş kriziydi. Hayattan lezzet alamayan, yaşayan ama ne için yaşadığını unutan, her şeye sahip ama hiçbir şeyi yok gibi hisseden biri işte. Düşünün içinde koca bir boşluk. Hayatının anlamını yitirmiş. İçinde o koca boşlukla denize düşen birinden hangi davranışlar beklenir? Boğulmamak için bir kibrit çöpü araması mı? Standish, düştüğü andan itibaren bizi insan psikolojisine ilişkin bir yolculuğa çıkarıyor. Var olma biçimimizin bizi bir okyanusta nasıl yüzeyde tutabileceğini ya da boğabileceğini gösteriyor. Başka bir deyişle davranışlarımızın bununla ne kadar ilgili olduğunu serimliyor. Karakterimizin, bize yüklenen özelliklerin, yetiştirilme biçimimizin bir gün bizi nasıl zorda bırakacağını sıkmadan ve uzatmadan anlatıyor. Üstelik merak duygumuzu da besliyor. Yazar Herbert Clyde Lewis'in, kendi hikayesiyle büyük ve ürkütücü biçimde örtüşen bu
Edebiyat
Gemiden Düşen AdamHerbert Clyde Lewis · Holden Kitap · 2024708 okunma
Dünyanın Bütün Karıncaları Birleşin!
9/10
·216 syf.··
2025 3. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 08 Eylül 2025 19:35
Sanıyorum her çağ, onu yaşayanlar için en zor ve en kötü çağdı. Her çağı kötü hale getiren, olanaklarını körelten ise hiç şüphesiz insandı. İnsan doymak bilmezliği, pragmatistliği ve kıskançlığı ile her çağda ve her toplumda muhakkak yıkıma neden olmuş, o çağı yaşayanlar için işleri güçleştirmiştir. Bana öyle geliyor ki bu durum çağımızda doruk noktasına ulaştı. Her çağ ile birlikte insana çeşitli kötülükler yüklendi ya da kötülük yapma tarzı sürekli değişerek gelişti. Ama bir şey en başından beri aynı kaldı sanki: içinde bir kor gibi taşıdığı, iktidar olma arzusu. Ve tabi bu arzuyla birlikte ona yüklenen güç zehirlenmesi. Her çağda ve her toplumda aynı kalan şey şüphesiz yöneten-yönetilen ilişkileri. İktidar kişi ya da kişiler diğer deyişle güçlü olanlar adaleti kendi lehine çevirmeyi hep başardılar. Güç kimdeyse adalet ondan soruldu. Böyle de devam ediyor maalesef. Günümüzde farklı şeylere rastlamıyoruz. Lafı bu kadar uzatıyorum ama aslında kısaca, iktidar olma arzusunun ve adaletin güçlü olan tarafından belirlenmesinin evrensel olduğunu vurguluyorum. Yaşar Kemal de bu distopik eserinde bunu vurguluyor. Güç kimdeyse adalet onun ellerinde oluyor. Kimin ne kadar yiyeceği, ne kadar söz söyleyeceği, ne kadar yaşayacağı onun terazisinde pay ediliyor. Gelin görün ki iktidar genellikle despot, ezici, yok edici karaktere bürünüyor. Fil ile karınca hikayesinden hareketle anlattığı masalda -destan da diyebiliriz buna- iktidar-halk çatışmasını oldukça açık ve haklı biçimde sunuyor Kemal. İnsanın yıkıcı niteliğine, kibrine, oburluğuna, doymak bilmezliğine sık sık değinmeden de geçmiyor tabii. Ama haksız mı? Talan ettik dünyayı tür olarak. "Bitti, bir şey kalmadı" dediğimiz noktalarda bile yakacak, yıkacak bir şey mutlaka bulduk, buluyoruz. İktidar-halk çatışmasını, insanın
Edebiyat
Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal KarıncaYaşar Kemal · Yapı Kredi Yayınları · 202515,6bin okunma