İntikam isteği seni düşmanına bağımlı hale getirir, buna tutkuyla bağlanırsın. Düşmanına olan bağımlılıktan kurtulmanın tek yolu intikam yerine adalete sarılmaktır. Beyrut'ta öğrenmiştim bunu, Kadim öğretmişti. Ayrıca ben intikamı göze alamadım, Efsun vardı, daha beş yaşındaydı, onu bir de annesiz bırakamazdım, adil olanı yapmalıydım
Amin Maalouf un güzel bir lafı vardır. “Geleceğin yolları pusularla doluysa, takınılacak en berbat tavır, her şey çok güzel olacak diye mırıldana mırıldana gözü kapalı ilerlemek olacaktır," der
"Kendini tanı," der Sokrates. Bu sadece yaşadığın "an"daki kendini bilme, tanıma hali değildir. En çok da geçmişin sende biriktirdikleriyle beraber kendini tanımayı anlatır. Sırf kendi geçmişin değil elbette, içine doğduğun kültürün, toprakların geçmişidir seni sen yapan. Derinden açılan yaraların çoğu tam da bu nedenle hep geçmişin izlerini taşır.
Ayakkabı icat edilmeden önce insan da tıpkı diğer birçok canlı gibi toprağa çıplak ayakla basardı. Toprakla arasındaki mesafe sıfırdı. Birdi, bütündü toprakla. Diğer canlılarla eşit mertebedeydi ve toprakla olan bu teması sayesinde hepsiyle temas kurmuş sayılırdı, hepsi de onunla. Ama ne zaman ayakkabıyı icat etti, işte o an toprakla teması kesildi, diğer tüm canlılarla da. Ayakkabı sayesinde bir santim bile olsa toprağın üstündeydi artık, diğer tüm canlıların da. İnsan denilen varlık, dünyaya artık bir santim yukarıdan bakıyordu. İşte bu bir santimlik fark, zamanla kendimizi Tanrı gibi görmemize yol açtı; her şeye kadir, her şeye muktedir, her şeyin sahibi. İstediği her şeyi planlayıp yapabilen güçlü, özgüvenli, kudretli Tanrı. Yapabildi mi?
Ruhsal sorunların için ünlü bir psikiyatriste gidebilecek kadar zenginsen, deliliğin mücevher gibi görünür etraftan. Tedavi için yıllarca harcanan çuvallar dolusu para sana "ayrıcalikli deli" statüsü sağlar. Mahallenin sıradan delisinden farklisindir yani.