Uzun bir aradan sonra bu hafta ilk defa ihtiyari olarak bir kitap seçip okuyabildim. İlk olmak için iyi bir tercih yaptığımı düşünüyorum. Steinbeck'in daha önce Fareler ve İnsanlar kitabını okuyup çok etkilenmiştim. İnci de aynı şekilde oldu. Baş kahramanlar Kino ile Juana kızılderili evli bir çift. Hikâye de, her şey olağan akışında ilerlerken çiftin çocukları Coyotito'yu akrep sokmasıyla olay bambaşka bir yere evriliyor. İnci bulunuyor, uğurlar, türküler, kaçışlar, dönüşler... Her şey çok detaya bürünmüş. Battaniyenin pürüzlü dokusunu hissettim, ateşin üstündeki çöreğin kokusunu duydum, sıska köpeğin hırıltısını da...
Benim bilhassa dikkatimi çekense, yazar kişilikleri çok detaylı oluşturmuş ve betimlemiş. Kitabı okurken Kino ile tanışmışım ya da sokağımda oturan bir komşum imiş gibi hissettim. Kişilikleri oluştururken de, etnik kökenlerinin genel özelliklerini yansıtmayı ihmal etmemiş. Kızılderililerin saf ve cehaletle örülmüş düşünce tarzını Kino ve Juana' da, sömürgeci Avrupalıların tarzını ise doktor ve benzeri kişilerde somutlaştırmış. Tek tipleştirildiği için eleştirilebilse de, yazarın amacının öğretici bir nitelik taşıdığı ortada olduğundan "istisnalar kaideyi bozmaz" diyerek bu durum göz ardı edilebilir. Yoksulluğun, işsizliğin, sömürülmüşlüğün anlatılabilmesi için belki de bu lazımdır zaten?
Son olarak, mutlu sonla biten bir hikaye olmadığını belirtmem gerek. Ama en vurucu sonlar da hep mutsuz olanlar değil midir?