Hayatımın eserini yazmak için köşeme çekildim.
Büyük bir yazarım ben. Kimse bilmiyor çünkü henüz hiçbir şey yazmadım. Ama onu, kitabımı, romanımı yazdığımda ...
İşte bunun için ayrıldım memuriyetteki görevimden ve bir de . . . başka nelerden? Başka hiçbir şeyden. Çünkü erkek arkadaşım hiç olmadı, kız arkadaşım hiç mi hiç olmadı. Yine de müthiş bir roman yazmak için dünyadan elimi ayağımı çektim.
Sorun şu ki romanımın konusunun ne olacağını bilmiyorum. Zaten her şey hakkında ve akla gelebilecek her türlü şey hakkında o kadar çok şey yazıldı ki.
İçten içe biliyorum, hissediyorum, büyük bir yazarım ben ama hiçbir konu, yeteneğime kıyasla yeterince iyi, güçlü ve ilginç gelmiyor bana.
Bekliyorum ben de. Beklerken de yalnızlığım ve açlığım yüzünden, zaman zaman da açlığım yüzünden acı çekiyorum elbette ama öyle umuyorum ki, işte tam da bu acı sayesinde yeteneğime yaraşır bir konu bulmamı sağlayacak ruh haline ulaşacağım.
Ne yazık ki konu kendini göstermiyor bir türlü ve yalnızlığım gitgide daha da ağır, daha da ezici bir hal alı yor, çevremi sessizlik kaplıyor, boşluk her yere siniyor, evim pek de büyük olmadığı halde.
O son cümle, kötü bir sözden bir iltifata gayet şık bir sıçramaydı; bu, gözüme o kadar ustaca göründü ki yetişkinlerin normal halinin tam da böyle bir sanat olduğunu düşündüm. Bu sanatı öğrenmem gerekiyordu.
Olanaklar üzerine kafa patlatılan üretim toplantıları bitmişti. Yazarken her türlü olanağa sahipsiniz, bütün kelimeler alabildiğine emrinizde, zenginlerin kelimeleri, yoksulların kelimeleri, Proust'un kelimeleri, Prevert'in kelimeleri. Kaba sözler ve espriler. Ne istersem, nasıl istersem yazabilirdim. Kimse omzum üstünden uzanıp okuyamayacaktı.