Mehcer (göç) edebiyatının önemli isimlerindenmiş Mihail Nuayme ama biz genellikle ondan daha popüler olan Halil Cibran'ı biliriz Ermiş'iyle. Nuayme Cibran'dan etkilenmiş hatta bir Halil Cibran biyografisi kaleme almış. İkisinin anlatılarında da tasavvufi ögeler baskın. Geçmişini tamamen unuttuktan sonra sessizlik orucu tutan ve inzivaya çekilen Arkaş'ın günlüğünü okuyoruz. Arkaş hem kendini arıyor hem de bulacağı şeyden içten içe ürküyor. Haklı da bir sebebi var. Başarılı bir üstkurmaca örneğiydi bence Mihail Nuayme ile tanıştığıma sevindim.
"Okuduklarımı sil" tuşu olsa direkt basarım, o derece rahatsız edici bir kurgusu var. Başlangıçta Jack'i okurken bir Holden Caulfield daha okur muyuz dedim ama alakası yokmuş. Kitabın sonuna kadar malum olan olmasın diye diken üstündeydim. Ensest hiçbir sanat eserinde konu olarak kabul edip sindirebileceğim bir şey değil. Özellikle de böyle güzellenmesi. Kitabı kütüphanemde tutmayı bile düşünmüyorum.
Kişisel bir önyargı hasebiyle daha önce hiç Susanna Tamaro okumamıştım. İlk kitap olarak iyi bir seçim değilmiş sanırım. Yazar da önsözünde bu kitabı üslup bakımından diğerlerinden ayırıyor. Sonrasında baş kahraman Ruben'in kendisinin eksik yanlarının bir yansıması olduğundan bahsediyor. Yer yer büyülü gerçekçiliğe göz kırpan bölümleri vardı ve hoştu. Yine de anlamlandıramadığım bir boşluk sezdim kitapta.
Beş kısa öyküden oluşan minicik bir kitap ama etkisi cüssesinden büyük. Kalbi olan gramofon, kaputun üzerindeki yüz, Üsküdar'daki Kâbe imgeleri zihnimde kalıcı olacak gibi.
Füruzan'ın vefatından önce yayınlanan son öyküleri olması bakımından önemli bir kitap. Öykülerin ortak bir teması ya da mekân/zaman gibi bir öğesi yoktu. Kitaba adını veren ilk öyküden ziyade bir halk hikâyesine dayanan ikinci öyküyü sevdim. Önceki öykülerini okuyalı epeyce zaman geçtiğinden bir karşılaştırma yapamadım ama kalemini özlemişim.