"Diğer insanlarla olan tüm etkileşimlerim acı çekme uygulamalarından öte değildi. Bu acıyı hafifletmek umuduyla soytarıyı oynuyordum fakat soytarılığın kendisi de beni yoruyordu artık."
-qui s'excuse s'accuse-
Geçen yılın ilk incelemesini Fahrenheit 451 ve Guy Montag'la yapmıştım. Bu yılın incelemesini de Doğu Ekspresinde Cinayet ve Hercule Poirot ile açıyorum.
Agatha Christie'nin adını çok duymuş olmama rağmen okuduğum ilk kitabıydı ve sonuncu olmayacağını temin edebilirim. Şu yoğunluğumun içinde bile 2 günde 200 sayfa okudum, bırakacağım dedim bırakamadım, elimden düşüremediğim için kendime kızdım ama Agatha Christie'ye kızamadım. Böyle bir kitap yazdığı için kim kızabilir? Sanırım geçen sene aynılarını Fahrenheit 451 için de düşünmüştüm. Tarih, tekerrür...
Kısaca Agatha Christie 'nin hayatına değinip incelememe başlayacağım. İngilizlerin hayatına fazlaca hâkim olmasından İngiliz olduğunu tahmin etmiştim, araştırınca da şaşırmadım. İlk evliliğini Albay Archibald ile yapmış ve Fransa'ya taşınmıştır, kitaptaki Fransızca cümlelerin alametifarikasının Belçika bağlantısından mı yoksa Fransa bağlantısından mı kaynaklandığı böylece çözüme kavuşmuş oldu... Bu evliliğinde bir aldatılma süreci yaşamış ve yaklaşık olarak on bir gün boyunca ortadan kaybolmuştur, intihardan şüphelenilirken bir otelde bulunmuştur, otele giriş yaptığı isim Theresa Neele (eşinin aldattığı kişi). Bazılarının iddialarına göre bu on bir gün boyunca intikam planları yapmıştır, kim suçlayabilir ki? Polisiye kitaplar yazmadaki başarısının bir kısmını bu olaylara bağlı olabilir mi? Belki de.
Kitaba gelmek gerekirse; dili o kadar akıcıydı ki okuduğum hiçbir cümleyi geriye dönüp tekraren okuduğumu hatırlamıyorum. Kurgu o kadar sağlam ve yalındı ki ne soruşturma sürecinde ne öncesinde ne de sonrasında okuyup kafamı karıştıran pek bir şey olmadı. Bazen polisiye okurken ayrıntılarda boğulan yazılar görürüm ve bırakırım; Agatha Christie bu kitapta oldukça sade ve anlaşılır bir şekilde yazmış,