(bu nasıl bir cümle. Ne varki imla düşüklüğünden zevk alıyorum. İfade düşüklüklerin bile bile olduğu gibi bıraktığım da oluyor. Nasıl olsa mükemmel değiller. Olmaları da gerekmiyor. Yazdıklarımızın parlaklığından söz edemiyecek kadar aşağılardayız. Ne var ki yine de gurur, yekpare mermer bir sütun olan bu gerçek üzerinde, cılız ve çirkin bacaklarıyla inatla yükselmek ister. Yöremize bakalım. Zengini, yoksulu, erkeği, kadını, evleri, araçları, tarlaları, fü-zeleri, görevleri ve herşeyi ile ne kadar zavallı olunduğunu anlamak için kaç saniyeye ihtiyaç var.)
Fakat bilinir ki zamanını geçirmeden yazmak gerekli. Gençken, o romanın gençliğindeyken, henüz acımasızken. Hatta barbarken. Yoksa kötüyü ve kötüleri anlatmakta vakti geçirmiş olabiliriz. Cazibesine yakalandığımız “merhamet”, içimizde, en zalimlere bile sıcak kucaklar yontmadan anlatmalıyız.
“Sinek vızıltılarını rahatlıkla duyan ve bunu beslenmesinin ve hayata devamının başlangıcı yapan kurbağa, bir iki metre ilerisinde gürleyen sahra topunu duymaz. Hayatta bunu bilmekten başka bilgi edinememiş biri bile Allahı hemen tasdik mevkiindedir. Aksi oluşlara ve daha neleri bildikleri halde aksine yönelenlere hayret ederim. Büyük hayret ederim ve bu sırrın karşısında büyük korku duyarım.”