Çocuk ağzının içinde bir yerlerde "küsmedim" gibisinden bir şeyler geveledi. Küsmüştü oysa. Sadece küstüğünü söylemeyi gereksiz buldu. Söylememek söylemekten daha iyidi çünkü. İnsan daha üzülüyordu. Küstüğünü söylediğinde gönlünün alınmasını bekliyor, alınmadığında daha derinden kırılıyordu. Bakmıştı küstüğünü duyurmak kimseye harekete geçirmiyor, o zamanla söylemeyi bırakmıştı. Küstü ve o kadar gri ve kırıltılı bir şeydi ki, biri dikkatli baksa zaten görürdü değil mi? Kimse o kadar dikkatli bakmıyordu ve küstüğünü gören bir Allah'ın kulu yoktu. Yine de sonunda böylesine tercih etmişti çocuk. Hiç değilse söylemeyeyim ve kalbimin tamir edilmesini umarak beklemeyeyim.
Çocuk büyüyünce küsmeyen ve gönlünü alınmasını beklemeyen biri olmak istedi. Kimseyi küsecek kadar önemsemeyen biri...
Başımı göğe kaldırıyorum şimal yıldızını arıyor gözlerim o kayıp ben ise birilerinin giderken ardında bıraktığı çığlık gibi hayattayım.
Gökyüzü bütün yıldızlar sönmüş gibi karanlık. Hakkıdır matem tutsun.
Yağmur yağıyor yıkamıyor ama hiçbir şeyi onun da alacağı olsun
O akşam ben bir ağla, bir ağla. İçim dışıma çıktı. Belgin de yavrum korktu, anne ne oldu diye soruyor. Dedim bir şey yok çocuğum, müzik hislendirdi. Yalan. Esasen ne olduğunu benim de anladığım yok. Aklımı kaçırmışım sanki, dansçılara bile değil, dönen platforma bakıp bakıp içleniyorum. Milletin şen şakrak seyrettiği sahnede beni böyle eşekten düşmüşe çeviren nedir, katiyen anlamıyorum. Bir yandan onların neşesine imreniyor, öbür yandan sulu gözlülüğüme ileniyorum.
Ancak eve dönüp gece yatağa girdikten sonra buldum niye o kadar içlendiğimi. İnsan başkasının cenazesinde bile en çok kendi ölümüne üzülmez mi? Ben de o dönen tahtanın üstünde kendimi görmüştüm işte. Biz de öyleydik Kamuran'la.