Ben Bit Palas ile Sinek Sarayı etrafında dönen tartışmayı düşündüğümde meseleye biraz mesafeyle bakmaya çalışıyorum; çünkü açıkçası Elif Şafak’ın dünya görüşüne ya da yaptığı açıklamalara yakın hisseden biri değilim. Buna rağmen bu davanın edebi açıdan tartışmaya açık olduğunu düşünüyorum. Hukukta telif meselesi değerlendirilirken genellikle “fikir” ile “ifade biçimi” arasında bir ayrım yapılır: genel bir tema, anlatı modeli ya da mekânsal kurgu tek başına korunmaz; korunabilen şey o fikrin özgün biçimde ifade edilmesidir. Tam da bu nedenle, bir apartmanı ya da mahalleyi toplumun küçük bir modeli gibi kuran anlatılar bana tek bir yazara ait özgün bir buluş gibi görünmüyor. Böyle bir yapı edebiyatta ve sinemada defalarca kullanıldı. Örneğin Kapıcılar Kralı ve Çöpçüler Kralı gibi filmlerde de mahalle ya da apartman, farklı sınıflardan insanların bir araya geldiği küçük bir toplum sahnesi olarak kuruluyor; benzer şekilde Orhan Pamuk’un Kar romanında da kapalı bir şehir mekânı üzerinden çok farklı toplumsal kesimlerin aynı anlatı içinde kesiştiğini görüyoruz. Bu yüzden, yalnızca böyle bir mekânsal modelin paylaşılması bana intihal iddiasını tek başına taşıyabilecek kadar güçlü gelmiyor. Üstelik metinlerin edebi niteliğine baktığımda da şahsen Bit Palas’ın kurgusunun daha güçlü, karakterlerinin ve ele aldığı temaların daha katmanlı olduğunu düşünüyorum; buna karşılık Sinek Sarayı bana daha çok satıhta dolaşan bir metin gibi geliyor. Bu yüzden mahkeme kararı hukuki olarak verilmiş olsa da, edebiyat açısından tartışmanın hâlâ açık olduğunu ve metinler arası benzerliklerin her zaman doğrudan “çalma” olarak okunamayacağını düşünüyorum.
Bugün fark ettim ki, artık darbe hikâyeleri okumaktan yorulmuşum. Yorulduğum şey tarihin kendisi değil, bu acıların haklı-haksız boyutu da değil. Yorulduğum şey, darbeleri anlatanların yıllardır aynı üç sahneyi yeniden ısıtıp önümüze koymaları ve bunun adeta bir darbe anlatısı endüstrisine dönüşmüş olması.
Bu ülkede darbeleri konu alan pek çok kitap, film ve senaryo aynı şablona yaslanıyor:
Kitap dolu bir ev… Kapıyı kıran askerler… Apar topar gözaltı… Karanlık bir sorgu odası… Cezaevi koğuşu…
Solcu bıyığı, yeşil parka, romantize edilmiş bir kahramanlık…
Ve aralara serpiştirilmiş birkaç filozof, birkaç yazar, birkaç slogan… Hepsinden biraz, ama hiçbirinden yeterince yok.
Gerçek mesele, yani neden bu insanlar yargılandı?
Hangi fikir neyle çatışıyordu?
Toplumsal zemin, politik arka plan, örgütlenme modelleri nasıldı?
Bunların hiçbiri anlatılmıyor. Çünkü yıllarca yaratılan bu romantik kurgu, meseleyi anlamanın önüne geçiyor.
Bu romantize edilmiş darbe hikâyelerinin başka bir yan etkisi daha var: gerçek kişilerin, gerçek ideallerinin anlaşılmasını imkânsız hâle getirmesi. Deniz Gezmiş kimdi? Ne diyordu, neyi hedefliyordu, hangi politik zeminde yürüyordu? Neye karşı çıkıyordu ve neden otoriteyle karşı karşıya gelmişti? Bu sorular bu klişe anlatıların içinde görünmez hâle geliyor. Çünkü sahici siyasi çatışmalar, tarihsel fikir ayrışmaları, yöntem tartışmaları yerine hep aynı dramatik görüntüler sunuluyor. Bu durum artık bana sadece bir ihmal değil, neredeyse kasıtlı bir karartma gibi gelmeye başladı. Hatta daha ağır bir ihtimal: Sosyalizmin düşünsel zenginliğini, motivasyonlarını, toplumsal arayışlarını açıklamak yerine, sosyalistler sanki “sorun çıkaran romantik gençler” olarak kodlanıyor. Bu paradoksal biçimde, “sosyalist” geçinen yazarlar eliyle yapılıyor. Bizzat bu
İzlediğiniz için teşekkürler!
Vartan Paşa’nın Akabi Hikâyesi, Osmanlı döneminde yazılmış olmasına rağmen bugün bile şaşırtıcı derecede modern ve canlı fikirler barındırıyor. Öncelikle şunu fark ettim: Ben romanı Ermeni hayatını anlamak için okudum ama romanın sonunda anladım ki “Ermeni hayatı” diye sabit bir tablo yok. Aksine, toplumlar çok akışkan ve esnek. Ermeni aileleri de, Katolikler de, Osmanlı toplumunun genel sosyal yapısı içinde neredeyse birbirine benziyor: kadınlar ferace giyiyor, evler haremlik-selamlık düzeninde, sosyal hayat ortak değerler üzerinden şekilleniyor.
Başlıklar hâlinde romanın güzelliklerini ve tespitlerimi paylaşmak gerekirse:
♡ “Akabi” ve isimlerin anlamı
Akabi ismi Ermenice kökenli ve Yunanca agape (sevgi) kelimesinden geliyor. Yani adından itibaren romanın kalbinde aşk var. Bu bir "Aşk Hikayesi!" Erkek karakterlere “ağa”, kadınlara “dudu” denmesi de çok güzel bir Osmanlı-Ermeni kültürü detayı. “Ağa”, saygın erkek; “Dudu” ise olgun, saygın kadın anlamında, tam da romanın evrensel ama yerel dokusunu gösteriyor.
♡ Mezhep farklılıkları ve aşk
Romanın aşkı “imkânsız” olarak sunması tamamen dönemsel ve toplumsal bir gerçeklikten kaynaklanıyor: Ermeni (Apostolik) Akabi Dudu ve Ermeni (Katolik) genç Hagop Ağa farklı kiliselere bağlı. Ermeniler etnik olarak bir kavim, ama roman bize gösteriyor ki “Ermeni” derken aslında kiliseye bağlı bir cemaatten bahsediyoruz. Mezhep farkı, o dönemde ailelerin ve toplumun duvarları demek. Bu yüzden aşkları imkânsız. Ama Vartan Paşa cesurca bu duvarları sorguluyor, “Aşk kimlikten büyüktür” diyerek adeta modern bir manifesto sunuyor.
♡ Çağdaş fikirler
Romanın en etkileyici taraflarından biri, dönemine göre inanılmaz çağdaş fikirler içermesi:
* Eşlerin birbirini seçmesi
* Mezhep farklılıklarının aşkı
Yazar fikir olarak ilginç şeyler söylüyor (fobilerdeki merak, sıkılmanın yaratıcı tarafı falan), ama anlatımı o kadar dağınık ve soyut ki okurken insanın içi şişiyor.
Sıradan bir okur (hatta iyi bir okur bile) için fazlasıyla “kendini dinleyen” metinler.
Kitabı kısaca şöyle özetleyebiliriz:
İnsan olmanın garipliği, hem istemek hem korkmaktır.
Öpüşme, gıdıklanma, sıkılma, fobiler… bunların hepsi bu ikiliği gösterir.
Poff
Anna Karenina asla bir aşk romanı değil.
Anna sadece bir unsur, hatta silik yüzeysel bir gölge.
Asıl mesele Levin'de: varoluş, inanç, anlam.
Üstüm başım Levin oldu, içim dışım Tolstoy.
Anna KareninaLev Tolstoy · Türkiye İş Bankası Yayınları · 202555,5bin okunma