Jacques Prévert, "Çocuklar her şeye sahipler, ellerinden aldıklarımız dışında,"diye yazmıştı; bu cümle tıpkı bir mantra gibi, bütün bu yolculuk boyunca ona kılavuzluk etmişti.
Bana kalırsa uğursuzluk diye bir şey yok; uğursuzluk insanların kötülüklerini sakladıkları koca bir maske, yalanlarla büyüttüğümüz sahte bir avuntu, suçu üzerine atmak için tutunduğumuz günah keçisi.
İnsanları endişelendiren, üzüntüye boğan günahkâr olmaları değil, başkalarının kendilerinden daha iyi, daha masum olma ihtimaliydi; şehrin kötülerle dolu olduğunu düşünmek onları rahatlatıyor, teselli veriyordu.
"Duadan daha önemli bir şey var mıdır?" diye sordu bir mürit hocasına.
Öğretmen yakınlarındaki bir çalıyı işaret etti ona ve bir dalını kesmesini söyledi. Öteki kendisine söyleneni yaptı.
Ağaç hâlâ yaşıyor mu?" diye sordu öğretmen "Evet, eskisi kadar canlı," diye doğruladı mürit.
" Peki, öyleyse, çalının yanına gidin ve kökünü kesin."
"Ama bunu yaparsam ölür."
"Dualar ağacın dallarıdır, kökü de inanç olarak adlandırabiliriz," diye yanıtladı öğretmen.
"İnanç duasız var olabilir, ama dua inançsız var olamaz."