"Ne yaşarsam yaşayayım, hangi kararları alırsam alayım, doğup büyüdüğüm yerle garip bir bağım var. Dünya tersine döndüğünde ilk gittiğim yer orası oluyor.
Biri beni bir yere çağıracaksa, önce oraya çağırıyor.
Diğer tüm yaşam alanlarım birden ikame oluyor; sanki her şey, zamanı gelince oraya dönebilmek için yaşanıyor."
Bazı evler sessizdir… ama insan o sessizlikte büyür.
“Babam, Ev ve Yumurta Kabukları”ndaki Bilge’nin yıllar sonra aynı eve dönüşünü okurken, sessizliğin insanın içindeki bütün yaralara nasıl dokunduğunu hissettim. Roman, aile bağlarını, kırılgan taraflarımızı ve çocuklukta yaşanan küçük ama derin yaraların yetişkinlikte nasıl büyük bir gölgeye dönüştüğünü yalın ama derinden vurucu bir dille anlatıyor.
Benim için bu kitap, kapıların ardında saklı bir geçmişle yüzleşmek demekti.
Bilge’nin evin odalarında dolaşırken çocukluğunu oluşturan detaylarla tekrar karşılaşması, annesiyle ve babasıyla yaşadığı bütün sessiz savaşların gözlerinin önünden yeniden geçmesi…
Evin koridorlarında kendi yankısını arayan her çocuk gibi, onun da acıları dinmemişti.
Baba figürü romanda hem sevilen hem uzak kalınan biri.
Bir dönem evden uzaklaşmasını, hatta bazen ölmesini bile dileyen bir çocuk…
Ve yıllar sonra, babasının yarı ölü hâliyle aynı evde yaşayan bir yetişkinin hikayesinden daha fazlası.
Bu sene favori kitaplarım arasına yeni bir tanesi daha eklendi.