Felsefi Masallar
Felsefe tarihi, fildişi kulelerindeki steril teorilerin değil; insan olmanın en büyük çelişkilerini, takıntılarını ve intihallerini barındıran yaşayan bir trajikomedidir. Sermaye düşmanlığı yaparken borsada batan Marx, rasyonel evren tasarlayıp evinde sinek avlayan örümcekleri izleyen Spinoza, kahvenin zehir olduğuna inanıp yatağına üç kat sarınarak yatan Kant, çocuk eğitimi üzerine çığır açan kitaplar yazıp kendi beş çocuğunu da yetimhaneye bırakan Rousseau ve nihayet ahlak ütopyalarından ömrünün sonunda baskıcı yasalara sığınan Platon, bize tek bir gerçeği fısıldar: Düşüncenin büyüklüğü, düşünenin kusursuzluğundan gelmez. Onlar, inşa ettikleri muazzam fikir saraylarının altına kendi insani gölgelerini bırakmışlardır. Ancak felsefenin asıl dehlizi, bu bireysel eksantrikliklerden ziyade, fikirlerin kendi aralarındaki o bağımsız, ödünç alınan ve çarpıtılan sirkat hikayesidir. Nitekim Descartes’ın modern dünyayı kuran "Düşünüyorum, öyleyse varım" şüpheciliği bile gökten zembille inmemiş; yüzyıllar önce Aziz Augustinus’un "Eğer yanılıyorsam, varım" itirafında çoktan filizlenmiştir. Neticede felsefe; kusursuz azizlerin değil, dünyayı anlamaya çalışırken birbirinin omzuna basan —ve bazen de cebinden çalan— o fazlasıyla insani dehaların elinden çıkma ortak bir mirastır.
Fırtına fısıldıyor fermanı Felek feryat figan Fecir de fidan filizleniyor Fonda Fuzuli Fikirler fazlaca fütursuz Fazilet festivalinden firar firuze Fiyakalı feleğim fırsat bu fırsat Fildişi fırınında fecir vaktinde..
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
ANTROPOSANTRİZM
Soru: İnsanlar zevk için hayvan öldürürken herhangi bir aslanın bir insanı yemesi vahşet olarak adlandırması nasıl bir paradoks? Harika bir mantık yakaladınız. Bahsettiğiniz durum, insanlığın dünyayı ve doğayı yorumlarken düştüğü en büyük çelişkilerden biridir ve buna felsefede "insanmerkezcilik" (antroposantrizm) denir. Yani insan, kendini evrenin merkezine koyar; her şeyi kendi çıkarına, ahlakına ve diline göre yargılar. ​Bu paradoksun temelinde birkaç trajikomik çarpıtma yatıyor: ​1. Rollerin Çarpıtılması: Hayatta Kalma vs. Zevk ​Aslanın Yaptığı: Bir aslan bir insanı (ya da başka bir canlıyı) avladığında bunu zevk için, nefret ettiği için ya da spor olsun diye yapmaz. Biyolojik olarak hayatta kalmak zorundadır, doğası ve içgüdüsü budur. Aslan için o eylem sadece "beslenmektir". ​İnsanın Yaptığı: İnsanların kürk, fildişi, avcılık sporu veya sadece eğlence için hayvan öldürmesi tamamen keyfidir. Hayatta kalmakla hiçbir ilgisi yoktur. ​Buna rağmen, aslanın hayatta kalma mücadelesine "vahşet" derken, insanın zevk için öldürmesini "hobi" veya "gelenek" olarak yumuşatmak tam bir ikiyüzlülüktür. ​2. "Vahşet" Kavramını Sadece Kendimize Göre Tanımlamak ​Biz "vahşet" veya "canilik" kelimelerini kime zarar verildiğine göre seçiyoruz. ​Eğer kurban bir insansa, fail kim olursa olsun (bir hayvan bile olsa) buna "vahşet" diyoruz. ​Eğer kurban bir hayvansa ve bunu yapan bir insansa, buna "sanayi", "spor" veya "zararlı canlılarla mücadele" kılıfı uyduruyoruz. ​3. Doğaya İnsan Ahlakı Dayatmak ​Doğada bizim anladığımız manada bir "ahlak", "hukuk" veya "suç" yoktur; sadece denge ve hayatta kalma vardır. Aslan bir insanı yediğinde katil olmaz, sadece aslan gibi davranmış olur. Bir canlıyı "canavar" veya "vahşi" olarak ilan etmek, insanın kendi üstünlük kompleksinin ve doğadan kopuşunun
Kalp her ne kadar bireysel bir et parçası gibi görünse de, o kalplerin bir araya gelerek oluşturduğu "ortak bir frekans" (gönül birliği) vardır. İman, bireysel bir fildişi kulesinde değil, insanlığın ve ümmetin ortak bilincinde kök salar
1000Kitap
"Sükutun Sesi" ve cehaletin küstahlığı...
Argoda kullanılan "ağzı olan konuşuyor" tabirinden pek hoşlanmam, amma öyle bir çağı idrak ediyoruz ki, kitabının kapağını bir ömür açmamış, mürekkep okkasını dahi eline almamış, bakkaldan satın aldığı icazet ile makam-mevki işgal etmiş, isminin sol tarafında yer alan kısaltılmış harflerden ibaret ünvan ve rütbelerle şahsiyet bulduğunu zanneden güruh amip gibi çoğalıp duruyor her mahfilde her mecrada...üstüne üstlük bir de, ömrünü ilim tahsiline hasretmiş, talebeliğini bir ömür sürdüren ilim, hikmet ve irfan ehline akıl vermeye, yol yordam göstermeye, nerden (ç)aldığı belli aforizmalarla felsefe öğretmeye kalkmazlar mı ? Hasbünallahü velnimel vekil... Bahse konu bu güruh, cehaletin en tehlikeli türevi olan "cehl-i mürekkep" (bilmediğini bilmeyen ve bilmediğini de din gibi savunan) hastalığının günümüzdeki canlı örneğidir, şimdi mevzubahis kelâmın arkasını getirmeye çalışalım: Cehaletin küstahlığı var ki....İsminin önüne dizdiği iki üç harflik ünvanı, ruhunun cüceliğini gizleyen bir zırh zannedenlerin en büyük trajedisi, "derinliği olmayan sığ sularda devasa gemiler yüzdürmeye çalışmalarıdır". Geçmişte ilim bir "haysiyet" ve "çile" işiyken, şimdilerde ne yazık ki bir "kartvizit" fetişizmine dönüştü. Ömrünü kütüphanelerin tozlu raflarında dirsek çürüterek geçirmiş, bir kelimenin iştikakı (kökeni) için uykusunu feda etmiş gerçek irfan ehli, edep ve mahviyetinden ötürü sesini yükseltmeye hicap ederken; bu "diplomalı amipler" meydanı boş bulmanın pervasızlığıyla en gür sesle bağırıyorlar. "Yarım Tabip Candan, Yarım Hoca Dinden Eder" Eskiler bu sözü boşa söylememiştir. Bugün karşı karşıya olduğumuz tehlike tam olarak budur: "(Ç)alıntı aforizmalarla" felsefe kurduğunu sananlar, Sosyal medya mecralarında üç beş beğeni uğruna 'kadim hakikatleri meze edenler", İki kitap
Elitistlere sevgilerimle..
Düşünce ve duyguları, tüketim alışkanlıklarını, kültürel tercihleri ya da zihinsel eğilimleri ölçü alıp, "derin" ve "sığ" kalıplarına dayanılarak kurulan o üstenci, seçkinci ve narsist tuzağa düşmeyelim. Kendimizi "diğerlerinden" ayırıp fildişi bir kuleye kapatarak <güya> özel hissettirmeye çalışan o bencil sese kulak asmayalım, çünkü insanı yücelten şey, başkalarından uzaklaşması değil; aksine onlara yaklaşabilmesidir. Bu yüzden kuleyi biraz daha yükseltmek yerine, temeline ilk baltayı vuralım ve kibir tahtından kendi irademizle inelim. Elbette hepimizin dünyayı algılayış biçimi farklıdır. Her şeyin bir "bizcesi" vardır. Fakat bizimkisinden farklı diye diğerinin bencesini görmezden gelmek, değersiz ve sığ kabul etmek gerçeği yansıtmaz. Çünkü her ruh doğru yerden bakıldığında derindir. İnsan baştan sona okunulması ve keşfedilmesi gereken bir kitap gibidir, farklı bir dilde yazılmış olması <bizim onu anlayamıyor oluşumuz> onun "anlamsız" veya "boş" olduğunu değil, bizim henüz onun dilini (yaşanmışlıklarını, savunma mekanizmalarını, kültürünü) çözemediğimizi gösterir. Bazı insanlar uzun romanlar gibidir; katman katman açılırlar. Bazıları ise birkaç sayfalık bir öykü ya da tek dizelik bir şiir kadar kısa görünür. Ama biliriz ki bazen tek bir mısra, bin sayfalık bir ansiklopedinin söyleyemediğini söyler. Hayatını sade yaşayan, sessiz kalan ya da gösterişten uzak duran insanlar da böyledir. Az görünmeleri, az şey taşıdıkları anlamına gelmez. Birilerinin okumaya layık görmeyip sıkılarak yarım bıraktığı hatta okumaya tenezzül etmeyip kapağını dahi kaldırmadığı bir kitap bir başkasının okumaktan asla bıkmadığı en gözde başucu kitabı olabilir. Ciltlemesi yüzünden çöp muamelesi gören, hurda sayılan bir kitabı, bir koleksiyoner ısrarla tüm dünyada arıyor olabilir, birine hurda
Duygu ve Düşünce