"Bu kitap, demişler, bir zamanlar diğer kadınlara benzeyen Anna’nın kitabıdır. Bu kitap, bir zamanlar Anna’ya benzeyen kadınların kitabıdır diye de eklemişler. Anna’da biraz da kendimizi bulabiliriz, şaşırmayalım!"
Anna evli, 40 yaşında ve iki çocuk annesi. Tekdüze giden konforlu yaşamı, saygın bir avukat olan eşinin kendisini aldattığını öğrenmesiyle alt üst oluyor.
Kimilerince Anna'nın bu olayı sineye çekmesi, sabretmesi beklenirken, yaptıklarıyla şaşırtan bambaşka bir kadın çıkıyor karşımıza. Böylece hem toplumun ve kültürün kadına, eşe, anneye biçtiği rolün ağırlığını görüyoruz, hem de bir kadının tüm kalp kırıklığına rağmen ne kadar güçlü olabileceğini.
Pembe dizi gibi başlayan bu hikaye, yazarın, Anna'nın yolculuğunu onu tanıyan kadınların ağzından, yedi büyük günah olan; kıskançlık, öfke, tembellik, şehvet, oburluk, kibir ve açgözlülükle ilişkilendirerek anlatmasıyla derinleşiyor. Romanda çoklu anlatıcı çok sevdiğim bir biçim, yazar da bunu hakkını verecek yapmış çünkü yedi farklı anlatıcı yaratmak, dili yedi farklı karaktere büründürmek tahmin edersiniz ki pek kolay bir iş değil.
Favori anlatıcım ise annesi Manya oldu. Kendisinden tehlikeli taktikler veren bir ilişki uzmanı olarak bahsetsek yanlış olmaz. Hatta çok daha eğlenceli olduğunu vurgulayarak Firdevs Yöreoğlu'na benzetebiliriz onu. :)
Ari Çokona'nın mest eden çevirisiyle, su gibi akan bir hikaye okudum. Çok çok sevdim.