Gerçekten mesele, insanın belli bir çağda veya belli hayat şartları altında arz ettiği görünüşü kavramak değil, onu, normal olarak tezahür ve aynı zamanda mevcut olan bütün etkinlikleriyle kavramaktır.
Tecessüs, tabiatımızın bir zaruretidir, hiçbir kaideye uymayan kör bir impülisyon (dürtü), bir iç itiştir. Zihnimiz, dış dünyaya ait şeyler etrafında ve kendi içimizin derinliğinde süzülür, tıpkı kapandığı yerin en küçük ayrıntısını hünerli bacaklarıyla eşeleyip araştıran bir farecik gibi muhakemesiz ve karşı konulmaz bir şekilde bir çıkış yeri arar. Bize evreni keşfettiren, işte bu araştırıcı ruhtur.
Kendimiz hakkında sahip olduğumuz verilerdeki karışıklık, özellikle olumlu olaylar arasında ilmi, felsefi ve dini sistem kırıntılarının mevcut olmasından ileri geliyor.
Herhangi bir kavramın açıklığı ve doğruluğu, onu elde etmemize yarayan operasyonların doğruluğuna bağlıdır. Eğer insanı, madde ve bilinçten oluşmuş diye tarif edersek, anlamsız bir fikir ileri sürmüş oluruz. Çünkü bedenin madde ile şuur arasındaki ilişkileri, bugüne kadar tecrübe sahasına aktarılamadı. Fakat insanı, psikoşimik, fizyolojik ve psikolojik faaliyetler gösteren bölünmez bir bütün sayarak operasyonel bir tanımını yapabiliriz.