İçinde yaşamakta olduğumuz zahirî âlem içre bir başka âlem daha vardı ve esrarengiz bir şekilde zahirî âlemle eş zamanlı olarak var olan bu âlem, aynı zamanda bu âlemin çok daha ötesindeydi.
Zahir bâtının aynasına, bâtın da zahirin aynasına yansıyıp duruyordu.
Manevî yolculuğun bazı aşamalarını savaş bölgesinde kat ediyordum, ama daha büyük savaşın insanın nefsine karşı verdiği savaş olduğunu hiç aklımdan çıkarmadan.
Hak yolcusunun maksudu, şüphenin, içine katiyen sızamayacağı kadar kuvvetli bir imana, yani yakîn mertebesine vasıl olmaktı.
Şayet hak yolcusu, böyle bir imanî tekâmüle mazhar olacak kadar talihli ise, önünde zahirî âlemden hiç aşina olmadığı manzaralar sunan yepyeni bir pencere açılıverirdi.