Sahâbe ordusunun hicri 17'den beri -tarihe dikkat edin- Efendimiz'in (sas) vefatının üizerinden daha 6 yıl geçmişken Anadolu'ya ulaşmaya başladıkları kesindir. günden hicri 50'ye kadar bu topraklara yüzlerce sefer düzenledikleri bilinen bir hakikattir. Buradan o günkü adı ile Kostantiniyye'ye gittikleri de kesindir. Sadece hicrî 48-50 arası İstanbul seferlerinden adı bilinen 63 sahâbinin -kim bilir adı bilinmeyen kaç sahâbi var- o ordu içerisinde yer aldığı bilinmektedir. Dolayısı ile kitabî olmasa da bugün Anadolu'da sahabiye nispet edilen kabir ve makamların bu manada bir değer ihtiva ettiği unutulmamalıdır.
Şehâdet, ölümlerin en güzelidir. Şehâdet, hayatı imanına şahit kılmaktır. Şehâdet, ölümü öldürmektir. Şehâdet, şehit gibi yaşayanlara nasip olan bir nimettir. Hayatını şehit gibi yaşa ki o güzel yüzlü sevdaya kavuşabilesin.
Efendimiz'in (sas) emri ile Medine'de büyük bir hareketlilik başladı ve Mûte'ye gidecek olanlar hazırlığa giriştiler. Ordu bir taraftan hazırlanırken Efendimiz (sas) de o güne kadar hiç yapmadığı bir iş yaptı. Mescid-i Nebevi'de ordunun komutanlarını belirtme adına dedi ki: "Ordunun komutanı Zeyd b. Harise'dir, eğer Zeyd şehit olursa komutan Cafer b. Ebi Talib'dir, eğer Cafer şehit olursa komutan Abdullah b. Revâha'dır, eğer Abdullah da şehit olursa Müslümanlar kendi aralarında birini seçip komutan tayin etsinler." Efendimizin (sas) bu üç ismi birbiri arkasına sayması bir anda mescidin havasını değiştirdi. İşi anlayanlar ağlamaya başladılar. Çünkü Allah Resûlü (sas) hiçbir zaman böyle bir atama yapmamıştı. Hep bir komutan atar, eğer onun başına bir iş gelse Müslümanlar kendi içlerinden birini komutan olarak seçerlerdi. Ama bu sefer farklı idi, üç isim arka arkaya sayıldı. Bu onların şehâdet müjdesi idi.
Abdullah b. Revâha arkadaşına: "Gel de bir saat iman edelim." dedi. Arkadaşı: "Niye biz mü'min değil miyiz?" diye karşılık verdi. Bunun üzerine Abdullah b. Revâha șu cevabı verdi: "Evet mü'miniz elhamdüllilah. Ama gel Allah'ı zikredelim/analım ki imanımız artsın!"
Câhiliye Araplarında şiirin ve tabii ki şairin oldukça önemli bir yeri vardı. Bugünün dünyasında medyanın yeri ne ise o günün dünyasında da şairin yeri odur. Bundan dolayı her kabile hatta her aile kesinlikle bir şair edinir, eğer kendi soylarından yetişmiş ise ona değer verip onu kullanır, yok eğer böyle bir imkânları yoksa çok büyük paralar ödeyerek başka soylara mensup olsa bile onu getirtip kendi ailelerinin içerisine dâhil ederler. Çünkü şairi olmayan kabile, toplum içerisinde kendini savunmaktan aciz kalır; savaşta, barışta, düğünde, merasimde pasif bir duruma düşer.