Artık, her birimizin iki yaşamı olduğunu biliyordum: biri öğrendiğimiz, diğeri sonra yaşadığımız yaşamdı. Kız ve erkek kardeşlerimizin, bunun yanı sıra acı çekmekte olan yeryüzünün korku dolu çığlıklarına kulak vermenin zamanı gelmişti.
Kim bilir, belki de yeni buluşlar yapmak yerine geçmişi onarma yoluna gitsek, dünyamız daha umutlu bir yer olurdu.
Fırtına, yaşamın muhteşemliğinin ve ona olan bağlılığımın bilincine varmamı sağlamıştı. Beni mutlu eden ya da umutsuzluğa sürükleyen şeylerin benim dışımdaki nesnelerden kaynaklandığına inanırdım ama ölüme böylesine yaklaşınca bunun doğru olmadığını kavradım. Sözcüğün tam anlamıyla üzerimizdeki örtüler dışında her şeyimizi yitirmiştik... Önümde iki
seçenek vardı: ya yakınacak ya da olan biteni kabullenecektim. Bu dürüst bir değiş tokuş muydu? Sahip olabildiğim bir iki parça karşısında, nesnelere bağımlı olmamayı böylesine kısa süren bir dersle öğrenmiştim... Acaba artık maddeyi değil, deneyimi hazine saymayı öğrenebilmiş miydim?
Tanrım, bana değiştiremeyeceğim seyleri kabul etme gücü, değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesareti ve bu ikisi arasındaki farkı anlayabilme sağduyusu ver.
Eğer bir kişi yedi yaşındaki inançları ile otuzyedi yaşında kendini hala iyi ve mutlu hissedebiliyorsa, bu kişi ömrünü boşa harcamış demektir. Eski düşüncelerden, alışkanlıklardan, inançlardan ve sırasında eski arkadaşlardan sıyrılmak gereklidir. Bir şeyleri arkada bırakıp yürüyebilmek insanlar için güç bir derstir ama yine de yermek gerekmez. Bu onun için sa dece bir zorunluluktur. Yenilikler, ancak onlar için yer açtığınız zaman yaşantınıza girebilirler.