"Eğer düz binip önünüze geçseydim, siz arkada kalacaktınız. Siz öne geçseydiniz, bu defa ben arkada kalmış olacaktım. Böylece size arkamı dönmemiş oluyorum!"
"Has Hâcib" lik makamı vezirlik ve ordu komutanlığından sonra gelirdi sarayda. Has Hâcib vicdanıydı Karahanlılar'ın. Hâcib olmak, insanlara yol göstermek demekti. Öyle bir teşrifat nâzırı ve mâbeyinci ki, akıl, bilgi, tavır, davranış; boy bos, yüz, ses, kıyafet harmanlanmalı şahsında. Boşluklara köprü olmalı, sessizlere ses. Kulak olmalı dileklerine yoksulların.
"Sözü çok söyleme, sırasında ve az söyle; binlerce söz düğümünü bu bir sözde çöz!" Ya kalkarsa arslan eşikten! Ya parçalarsa söz sahibini! Kim ki kitap yazdı, başında şöyle demeli: " "Sözünü iyi söyle! Aklın süsü dil, dilin süsü söz, insanın süsü yüz, yüzün süsü gözdür. İnsan sözünü diliyle söyler; sözü iyi olursa yüzü parlar."
Şair, "Kötülerden kötülük gelmesine şaşmamak gerek. Gece karanlıktan ayrı tutulur mu hiç!" derken şiirde, vezir, "Bir fil yükü altın çok! Altmış bin altın yerine alt
mış bin gümüş verin sultanım!" demiş huzurda. Böylece güneş aya kalbolmuş, altın gümüşe. Hükümdarın elçisi Ayaz, Firdevsî'yi hamamda bulmuş. Şair ayı kabul etmemiş güneş yerine. Bir anda kızarıp güneşe dönen eliyle, üçe bölmüş gümüşten ayı. Birini Ayaz'a vermiş, birini hamamcıya, birini şerbetçiye bir tas ferahlık için. Gazneli Mahmud altmış bin gümüş dirhemi savuran şairden korkmuş. Lakin pişmanlığa gerek yok, demiş vezir. Hakarettir bu. Mademki huzurdan ihsan edilmiş, gümüşü de altındır Sultan'ın.