Yazar Müslüman bir coğrafyada doğan katolik bir Arap (!) Bundan dolayı kendide hayli savrulmuş bir insan. Lübnan' da başlayan hayatının Fransa'da devam etmesi yazdığı kimlik karmaşalarının ve aidiyet meselesinin özünü oluşturuyor zannımca. Öyle bir toplumdayız ki insanların değerleri, beğendikleri, okudukları, yazdıkları ve hayata kattıklarinin bir önemi yok. Toplum için artık önemli olan hangi dine ya da hangi etnik kökene sahip olduğun. Bir insanla ilk tanışmada bile "Nerelisin?"sorusu ile başlayan bir coğrafyada yaşıyoruz.
Sınırların değişmesi bence hicbir şey ifade etmiyor ister Türkiye olalım ister Lübnan ister Suriye;Ortadoğunun gerçeği ile yaşamak zorundayız. Kitapta bir bölümde bir insanın seneler içinde nerelisin sorusuna verdiği cevaplardan bahsediyor. 5 sene 2 sene ara ile gurur duyarak verdiği cevaplardan pişmanlığı ve önceliklerinin değiştiğini anlatıyor. Bence önceliklerimiz toplumun bizi nasıl kabul edeceği ile orantılı ilerliyor. Kendimizi daha çok nasıl kabullendirebiliriz bunu düşünerek seçiyoruz belki de artık memleketimizi, dinimizi veya mensubu olduğumuz grubu, örgütü. Keşke dilinden, kökeninden keşke doğduğu yerden dolayı ötekileştirmeye maruz kalmasa insanlar. Günümüzde, doğduğu yeri söylerken utanan insanlar var. Bizzat şahit olduğum anlar. Bir insanın bundan utanmasına sebep olunması bu dünyanın utancı olmalı.
Sosyolog Robert Castel'ın bir sözü var: "Sosyal dışlanmaya maruz kalan bireyler, yoksulluktan daha kötü toplumsal aidiyetlerini yitirirler." Bunu çok haklı ve doğru buluyorum ve son zamanlarda en sevdiğim tespitlerdendir. Toplumsal aidiyetini yitirmek bence bu dünyada en zor şeylerinden biri, kendini bu dünyanın hiçbir yerine sığdıramamak ve ait hissedememek hepimizin ayıbı ve böyle hisseden insanlar o kadar fazla ki. Yazar kendi