Çalışmak zorunda kalmadığına için için sevinirken, "Proleter ne satıyordu aslında? Ne üretiyordu?" diye düşünmüş, çok önemli bir şey üretip pazarladığını keşfetmişti: İnsanların çok ihtiyaç duydukları; belki de evlerinde kedi, köpek beslemelerinin asıl nedeni olan bir şey: acıma duygusu; yani, kendi üstünlüğünü hissetmenin hazzı, birine yardım ederek onu bağımlılaştırmanın doyumu...
Birey olarak, toplumdaki yerimizi çoğunlukla kendimizi başka insanlarla kıyaslayarak anlamaya çalışırız. Tür olarak ise, doğadaki yerimizi kendimizi diğer hayvanlarla kıyaslayarak anlamaya çalışırız.
Bitkilerle insanların algıladığı bütün o zengin girdileri yalnızca insanlar duygusal bir atmosferde değerlendirir. Bitkilere duygularımızı yansıtır, açmış bir çiçeğin solmuş bir çiçekten daha mutlu olduğunu düşünürüz. "Mutlu" sözcüğü "optimal bir fizyolojik durum" olarak tarif edilirse, o zaman belki bu sözcük uygun sayılabilir. Ama hepimiz için "mutlu" sözcüğünün, mükemmel bir fiziksel sağlıktan fazlasını içerdiği düşüncesindeyim. Ne de olsa hepimiz çeşitli rahatsızlıklarla cebelleşen ama mutlu olan insanların yanı sıra, sağlıklı olsalar da kendilerini mutsuz hisseden insanlar tanırız. Mutluluğun bir ruh hali olduğu konusunda fikirbirliğine varabiliriz sanırım.
Ormanlar seslerle yankılanır. Kuşlar şakır, kurbağalar vıraklar, cırcırböcekleri öter, rüzgarlarla savrulan yapraklar hışırdar. Bu hiç susmayan orkestrada tehlikeyi haber veren, çiftleşme rituelleriyle alakalı, tehditkar, teskin edici sesler vardır. Bir sincap bir ağaca atlar, kırk bir dal çatırtıyla kopup düşer; bir kuş başka bir kuşun ötüşüne karşılık verir. Hayvanlar ses karşısında sürekli harekete geçer, bu sırada da başka sesler üretirler, döngüsel bir kakofoniye katkıda bulunurlar. Ormanlar böyle hışırtı ve çıtırtılarla çınlarken bile bitkiler çevrelerindeki bu gürültü patırtıya tepkisiz kalır, sessiz sedasız yaşamayı sürdürür. Bitkiler ormanın gürültüsüne karşı sağır mıdır? Yoksa onların tepkilerine karşı biz mi körüz?